hayat.

Biz öyle planlarken, aranırken, koşuştururken gelir bulur bizi hayat.

Bazen bizi gömüldüğümüz sıkıntıdan eliyle çeker çıkarır bir melek.  Omzumuza dokunur.  “Sen bu evde oturma bak sana ne buldum, şu evde otur,” der.  Bak bu okul içine sinmedi, ben sana yeni bir okul açtım, gel gel buraya bak,” der.  “Sen benim varlığımdan bi-habersin ama ben yola çıktım, kucağına geliyorum bak anne,” der.

Hazırlandığımız, hayal ettiğimizden değişik olur herşey.  Bir bakarız ki muhteşem olmuştur aslında.

Böyle başka işler peşinde koştuğum bir dönemdi, bir farklılık hissettiğimde bedenimde.  Kendimi yırttığım, Ada aracılığıyla kendi zorluklarımın tavan yaptığı, okulların açıldığı ve benim onu inanmadığım bir okula alıştırma dönemimdi.  Kendime birşeyler ispat etmeye çalışıyordum ama ne? Daha iyisini yapamadığım için kendime kızdığım, o alıştıkca benim tedirginlikle onu sürekli geri çektiğim, bu duygu içinde boğulduğum bir dönem.

Bir akşam Memo ile başbaşa bir yemeğe çıkalım dedik.  Evde yardımcımız da olmadığı için, eskiden Ada ile oynayan ablasını arayıp gelmesini rica ettik.  İçim kıpır kıpırdı.  Uzun süredir başımızı dinlememiş gibiydik.  Hazırlandık, Ada ile vedalaştık ve çıktık.

Daha önce hiç gitmediğimiz bir restoranda, sanki 10 sene öncesinde, New York’da dışarı çıktığımız umursuz geceler gibiydi.  Telefonuma bile az sarılmış, her 10 dakikada bir Ada’yı aramamıştım. Keyifle yemek yedik,  içtik.  Yeni 35 olmuştum.  Sohbet koyulaştı, gelecek, gündem, Ada arasında dolandı durdu.   Malum konudan konuşan yoktu.  Esasında aklıma bile gelmemişti.

Keyifli bu yemeğin sonunda eve döndüğümde, yatağımın kenarına bırakmış olduğum gebelik testini gördüm.  Evet, birkaç gün gecikmiştim ve evden çıkmadan yapmıştım.  Kontrol etmeyi hatırlamadan, yatağımın başucuna koyup dışarı çıkmıştım.  Kim bilir ne karışmıştı araya.

Eve geldiğimde gördüm iki çizgiyi.  ‘O kadar da içki içmedim,’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.  Çizgiler gerçekti.  Hiç istediğimi bilmediğim bir bebek için son derece heyecanlı uykuya daldım.

Yeni bir macera bekliyordu bizi.

Son derece rahat bir hamilelik geçiriyordum.  Tek sıkıntım Ada ile uğraşmak, onu okula alıştırmak, bu dönemde kendimi iyice yıpratmak, hatta hamileliğimin son döneminde onu okula bıraktıktan sonra okul civarında tabanlarım şişene kadar dolanmak, yorulmak ve söylenmekle gecti.  Bir an önce bebeğin doğmasını ister oldum.  Bu bebek beni değiştirecek, rahatlatacak, anneliğimi esnetecek ve sonunda Ada’ya da çok daha esnek yaklaşabilecektim.  Buna yürekten inandım.

Hamileliğimin 36ıncı haftasında başladı ara ara sancılarım.  Uzun uzun sürüyor, sonra kesiliyordu.  Bu kargaşada kendimi olabilecek en iyi doğuma hazırlamaya calışıyordum.  Sevgili Sima ile tanıştım.  Doğumumda yanımda olacaktı.  Doktoruma dileklerimi bildirdim.  Kimini anlamıyor, ama cok anlayışla olumlu karşılıyordu.  Bir muayenede bana “Kafa basıyor, 2cm açıklık var, bebek kanala girmiş,’ dedi.  Haftasonu planlarımızı gözden geçirmemizi önerdi.  Sonunda bebegim gelecekti!

Bunun üzerine sanırım 3 hafta filan geceleri sancı çektim.  Sabaha duruyor, gündüz rahat geçiyordu.

Bütün bu bekleme ve planlama arasında hayat geldi gene beni buldu.  “Sen kendini ne kadar akışa bırakabilirsin anne?,”  dedi.  “Ne kadar kabullenici, ne kadar savaşçısın?” dedi.

Üç gün savaşabildim.  Doğal doğurma isteğim, planlarım, doğum havuzu, doula ayarlamalarım, görselleştirme ve hypnobirthing egzersizlerim adına toplam 3 gün savaşabildim.

16 Mayıs günü doktorum bebeğin bacaklarında hoşuna gitmeyen bir ödem gördü.  “Hemen çıkaralım bebeği Aslı hanım,” idi ilk lafı.  “Ne diyorsunuz Zeki Bey siz?,” dedim.  Algılayamadım.  “Ne olduğunu bilmiyorum, daha önce görmediğim birşey,” dedi, bu konularda Allah olduğunu düşündüğüm kişi.  “Dolaşımla ilgili olmasından korkuyorum, ” dedi.  Yineledi : “Hemen çıkaralım bebeği,”.

SEZARYEN diyordu.

Buz kesmis gibi ayrıldım oradan, hayalet gibi.  O sıcak yaz günü.

Tutuldum, kalakaldım.  Adım atamıyor, karar veremiyordum.

Akşam olunca ikinci plana geçelim dedik.  O gece hastaneye yattık.  NST ile sürekli takip edilecek, acil bir durumda müdahele edilecekti.  Gece 4’e kadar kendiliğinden sancılandım… Zeki bey başımda bekledi.  Sancılar NST’de 120-130’lara çıkıyordu.  Bildiğim doğum sancılarıydı bunlar.  Tanıdıktı.  Ümitle kontroldeydi Zeki bey.  “Bir mucize mi olacak bu gece?,” dedi.  Bekledik.  Muayenelerinde bebek çok yukardaydı.  Bu bebek nasıl bu kadar yukarı çıkmıştı? Sancılar neden onu indirmiyordu?

Sezaryene benden de karşı olan Memo, sancılarım arasında sırtımı sıvazlarken, yalnız olduğumuz bir anda:  “İstersen aldıralım Aslı, haftalardır sancı çekiyorsun çok yoruldun, beklemeyelim istersen” dedi… Garip bir huzur kapladı içimi.  En azından onunla savaşmamak çok güzel geldi o an bana.

Sabah 4 gibi sancılar durdu.  Sabaha kadar uyudum.  Yan odamda Ada huzurla uyuyor, kardeşini bekliyordu.  Sabah hayal kırıklığı içinde uyandı.  Gene gelmemişti bebek.

O geceyi de hastanede geçirip NSTler iyi olunca taburcu olduk.  Zeki Bey 20 Mayıs için tekrar randevu verdi, tedirgindi ama NSTde birşey olmayınca bekleme talebimizi reddetmedi.  “Size rağmen sizin bedeninize hiçbirşey yapamayız, ikna olmanız lazım” dedi.

Çok tedirgin geçirdim haftasonunu.  Neyle savaşıyordum?  Kim için, kiminle? İlk defa konuştum Bade ile.  Bu haftasonu doğal yolla gelmezsen, pazartesi kavusacağız dedim.  Ona bıraktım kararı.  Onu sevdiğimi söyleyebildim ilk kez.  Ne olursa olsundu.  Olması gereken zaten olacaktı.

20 Mayıs 2013, saat 20:21’de kuvvetli bir çığlıkla aramıza katıldı Bade.  Tüm doğrularımı, inançlarımı altüst ederek, gene kendimle hesaplaşmalarımla beni başbaşa bırakarak, son derece sakin bir bebek olarak dünyaya geldi.  O an, o buz gibi ameliyathanede, göğsüme kondu ve bir daha hiç ayrılmadık.  Sevgili Sima, aşkım Memo ve canım Ayça oradaydı.  Zeki Bey “bacaklarında bir sorun gözükmüyor,” dediğinde bıraktım kendimi.

Olmam gereken yerde, tam anındaydım.  Başka hiçbir türlüsü bunun yerini tutmayacaktı.

AYC_3598AYC_3664

2013_05_20_BADE_0472013_05_20_BADE_0662013_05_20_BADE_1062013_05_20_BADE_158Tüm fotoğraflar Ayça Oğuş tarafından çekilmiştir.

Bu ay benim arınma ayım.

Bu ay doğum yaptığım ay olacaktı.  Bir erkek bebeği kollarıma aldığım, göğsümde o sızıyı yeniden hissettiğim, emzirdikçe bağlandığım, duygulandığım, ağladığım, güldüğüm, evimin insanlarla dolduğuna hem sevindiğim hem söylendiğim bir ay olacaktı.  İki koynum da dolu olacaktı sonunda, koltukaltlarım kabarık.

Havuz içinde deneyecektim doğum sancılarımı geçirmeyi – havuz bile belliydi. Ada’yı yanımda tutacaktım mümkün mertebe, onun gözünün içine bakmanın bana verdiği kuvveti kullanacaktım.  Bebeklere titreyen bir sevgiyle yaklaşan küçük kızım hem çok kıskanacak hem kim bilir nasıl sevinecek, nasıl sevecekti kardeşini.  Muhakkak ranza isteyecekti bir noktada.

Baba kesin birkaç sakal daha beyazlatacak, uykusuz ama mutlu olacaktı.  Doğum anında anlayacaktı bu sürprizin nerden çıktığını.  Kalbi şişince o an, bilecekti.  Kim bilir belki bir fotoğrafçı dostum yakalayacaktı bu anı.

Yerine, bu Şubat ayı benim arınma ayım oldu.  Bu Şubat’ı hatırlamak için yerine birşey koymak istedi beynim sanırım.  Yolum birgün ayurvedaya düştü.  Hızla kendimi 10 günlük bedensel bir temizlik içinde buldum.  Hiç sorgulamadım. “Neden yapıyorum? Doğru mu yapıyorum?” demedim.  Karşıyım esasında detox vari şeylere.

Bu sabah – başka kalktım yataktan.  Dingin, sakin, dinlenmiş, sanki yıllarca uyumuş, daha rahat düşünebilen, bir anda birçok şeyi net görebilen bir Aslı.  Tanımıyorum ben bu beni.  Ya da unutmuşum.  Hamarat, enerji dolu ve hafifim.  Kilolarca sanki. Onlarca.

Bu ay yenilenecekti hücrelerim sıfırdan.  Yeni kan dolanacaktı damarlarımda.  Oldu da işte aynen öyle.

Bu ay, bu 2012 senesinin bu özel Şubat ayı.

Doğal Doğum ve Fotoğraf

Uzun süre düşündüm bu postu buraya yazıp yazmamayı… İki şapkamı birden takıp da kargaşa yartmak istemedim ama yok dayanamadım yazacağım.  Esasında tamamiyle doğal doğumda fotoğrafçının yeri nasıl olmalı, mahremiyet nasıl korunmalı onu yazacaktım.  Baktım Başak arkadaşım bunu kısa ve öz bir sekilde – hem de bir hamilenin gözünden – yazmış.  Ben de başka bir yöne çekeyim konuyu izninizle.

Bilmeyenler için ben bir doğum fotoğrafçısıyım.  İşim gereği sık sık doğumlara giriyorum.  Geçenlerde girdiğim bir doğumda birden farkettim ki bu iş ile ilgili sevmediğim bir sürü şey var.  Yanlış anlamayın, olayın duygusal tarafı o kadar yoğun ki benim için, çoğu zaman vizörün arkasında sıkışıp akan bir gözyaşı damlasını tutamıyorum. Ne harika bir iş yaptığımı hep kendime hatırlatıyorum ama dedim ya – birden canımı sıkan şeyler farkettim.

Müdahalaler.

Doğum öncesi takılan NST’ler, serumlar, anne adaylarını yatağa bağlayan uygulamalar.  “Ağlama, bağırma,” vs gibi öğütler.  Donuk, soğuk, saat dolduran hastane personeli (evet, gerçekten).  Müdahale üzerine müdahale öneren nöbetçi doktorlar.  “Hızlandırmamız lazım, bebek strese girmesin,” mentalitesi.  Acil sezaryen önerileri.  “Kristal” denilen doğum sırasında annenin üzerine binme olayı.  Fotoğrafçıya “lütfen bunu çekmeyin” diyen doktorlar.  Bebek inmiyor diye vaktinden çok önce kesik atıp bekleme, icabında ikinciyi atma.  İnmeyen bebeği vakumla çekme ve evet, sonunda anneyi de bebeği de “kurtaran” mantık…

Ben şanslı bir fotoğrafçıyım.  Şu ana kadar girdiğim doğumların yalnızca %10u sezaryendi.  Ama bu müdahalelerin çoğu, ardı ardına, benim anne adaylarıma da yapıldı.

Benim kafama bu yatmıyor.  Genelde bir köşede sindiğim için içimde esen fırtınaları genelde hiç yansıtmamaya çalışıyorum.  Ve zaten anda bebeğin enerjisine kanallanmaya çalışıyorum.  O duygu seli içinde otomatik basıyorum deklanşöre.  Ama bir yerimden biliyorum.  Bu iş böyle olmamalı.  Ben böyle doğurmadım.  Dünyanın bir çok yerinde bu müdahelelerin bir kısmı yasak, yapılmıyor.

Bu konuya direk eğilen bir iş yapıyor güzel arkadaşlarım.  Bu müdahaleler hakkında nasıl bilgilenebilirsiniz?  Doktorunuzla neleri konuşabilir, neleri değişik yapmasını isteyebilirsiniz? Bebeğinize yapılan rutin müdahelelerin ne kadarı gerçekten gerekli?  Hangilerini istememe hakkınız var?  Size zaten hakkınız olan istediğiniz doğumu yaşama şansını işte bu bilgilenme süreci verecektir.

Bütün bunları araştırmanızı tavsiye ederim.  Ülkemizde bu konuyla ilgili opsiyonlar, eğitimler gittikçe çoğalıyor.  Bilgi için başvurabileceğiniz birkaç kaynak:

www.do-um.com

www.hamilelerkulubu.com

www.dogaldogum.com

pozitif dogum hikayeleri

İnceleyin.  Sanırım çok faydasını göreceksiniz.

Asılı kalmış bu sessizlik…

…Buraya yapışmış.  Elim gidip de yazamamışım bir türlü.  Halbuki ne çok şey biriktirdim bu aralar.

Ama önce bununla başlarım.  Kızımın iki yaşına gelmesini burada değil de Facebook’ta kutlamışım bu sefer.

Şevklen buraya kopyalarım:

“Kafamda binbir düşünce, önümde binbir iş, bir gözümü açmışım 27 Aralık olmuş gene… Üzerinden tam 2 yıl geçtiğine şu satırları yazarken inanmam mümkün değil. Zamanın lineer olmadığına bir kanıttır bu benim kitabımda.

Bir bakmışım anne olmuşum. Bir gözümü açmışım, kucağıma fırlatmışlar o ufacık, sıcacık, tatlıcık inanılmaz varlığı. Sanki bir düşümde defalarla gördüm ben bu anı… Bir uykudur uyanmışım, kendime gelmişim, kendimi bulmuşum. Bir kol omzumdan dürtmüş beni, doğru yol bu taraf demiş, kucağıma da onu tutuşturmuş, yoluma koymuş.

Taşımışım kucağımda, koynumda, göğsümde. Akıtmışım hep bilmediğim bana bile yabancı o sevgiyi. Bilmemişim içimdeki çığ gibi büyüyen sıcaklığı. Hep beklemeden vermişim. Hep sevmişim. Kemiklerim ağrımış bu sevgiden, coşmuş yüreğim.

Bir gün tanıyarak bakmış bana. Gözlerini gözlerime dikmiş, minnet etmiş sanki. O günü unutamam. Bir gün yan dönmüş, bir gün elini uzatmış, bir gün boynuma sarılmış. Bir gün elimden tutmuş… O elim hala sıcak.

Bir gün bir bakmışım koşuyor, ‘anne!’ diye bana doğru. Dizlerimin bağı çözülmüş, orada yığılacağımı sanmışım… Ama anne olmuşum ben. Kalkanım var benim. Kalbim zırhlı.

2 tam yıl geçmiş, onun içimden çıkarak kucağıma kaydığı o anın üzerinden. İnsan unutur mu demeyin, detayları unutmaya başladım bile. Bir hüzün kapladı içimi bu gece. Ama onun kucağıma değdiği o anı sanırım mezara götüreceğim.

İnsan anne olunca anlar derler ya. Anne olmuşum ben. Anlıyorum. Şaşıyorum kendime ama anlıyorum.

Seviyorum, tüm kalbimle. Her gördüğümde içim cız ediyor. Görmediğim her an özlüyorum. Her girdiğim doğumda sanki yeniden doğuruyorum. Taze kalıyor o an gözümde.

Akşam oluyor. Sarılıyoruz, uyuyoruz kucak kucağa. Sabah ‘anne!’ diye atılıyor boynuma.

2 yıl geçti üstünden. 20 de geçse, 200 de geçse bu iş böyle. Ben anladım. Ben anneyim.

Doğum günün, doğum günümüz kutlu olsun bebeğim.

Tanıdığım tüm harika anneler adına.

27 Aralık 2009”

Doğal neden güzeldir?

Doğal doğum hakkında ne biliyorsunuz?  Bu iki kelime sizin için ne anlama geliyor?

Bu soruyu bana 2 sene önce sorsanız, hatta ilk hamileliğimin başında, ‘vajinal yoldan yapılan doğum’ olarak tanımlardım.  Yani sezeryan dışı olan her doğum, benim için doğaldı.

Sezeryana oldum olası hiç yanaşmadım.  Ama Ada’nın beni dürtmeleri olmasaydı, sanırım burada kalır ve onu ‘pitocin-epidural-epizio’ ücgeni içinde dünyaya getirebilirdim.  Allahtan bizimkinin özel tercihleri varmış…

Hamileliğimin ilk 6 ayı geçmişti bile bunları öğrenmeye başladığımda.  Bir bir kitaplar düşmeye başladı kucağıma: Pushed, Ina May’s Guide to Childbirth, A Thinking Women’s Guide to a Better Birth.  Sadece bunları okumak da kesmedi, Internet forumları hatmedildi ve yeniden başladı bir doktor-sistem sorgulama dönemi.  Fakat bu sefer zaman çok kısıtlıydı, el çabuk tutulmalıydı…

Daha bu yola yeni giren herkese en önemli tavsiyem: Doktorunuzla konuşunuz.  Asla ve asla unutmayınız, bu beden sizin ve ona ne yapılıp yapılmayacağı konusunda karar verme yetkisine sahip tek kişi sizsiniz..  

Benim fikrim şu: Doktorlar karşılarında genelde konu ile bilgisi kısıtlı ve ne istediğini bilmeyen kadınlarla karşılaşıyorlar.  Bu kadınları da suçlamamak lazım çünkü onlar da annelerinden, arkadaşlarından duydukları bir sistemin içinde, korku duygularıyla beslenerek yaklaşıyorlar doğuma.  Doktorlar da bu korkuyu batı tıbbının geldiği son nokta ‘rahatlatma’ tekniklerini sunarak sindirmeye çalışıyorlar.  Halbuki karşılarına biraz bilgili, okudukları için bedenlerine güvenmeyi ‘hatırlayan’ anne adayları çıkınca, daha hoşgörülü olabileceklerini düşünüyorum.

Tabi aksi de olabiliyor.  Benim durumumda olduğu gibi.  

Sanırım 36.haftaya girmiştim doktorumla ilk bu konuları konuşmaya başladığımda.  O zaman hafif hafif sezinledim çakışabileceğimizi.  Yeni bir doktor arayışına girmek için çok geç diye düşündüm… Ama esasında hiç de geç değilmiş.  

Okuduklarımdan doulalık mesleğinin Amerika’da yer edinmeye başladığını duymuştum.  Doulalar bir nevi ebe, fakat çocuk doğurtmuyorlar.  Doğum öncesi, sırası ve sonrasında anne ve babaya manevi destek, anlık verilmesi gereken medikal kararlar için bir arabulucu, bir tercüman oluyorlar.  Amaçları anneleri kuvvetlendirmek, onlara bedenlerini öğretmek ve doğal yollarla doğum yapmalarına vesile olmak.

Doula arayışına çıktım ben de.  Eşim önce çok gereksiz buldu, fakat beğendiğimiz adayla görüşmeden sonra aklına çok yattı.  Verdiğimiz en doğru kararmış meğer.  

Karen sayesinde yaşadığım tecrübeyi kelimelerle ifade etmem çok zor.  Herşeyi suni yoldan yapmaya ısrarlı doktoruma rağmen benim yaşadığım, huzur, güven, sıcaklık duygusu ve müthiş meditatif bir doğumdu.  Ada bize katılmaya karar verdiğinde 38. haftadan yalnızca 1 gün almıştık.  Gece yarısıydı.  Harika bir beden dansı başladı.  O geceyi sabah edip hastaneye gittiğimizde, yorgun ama çok mutluyduk.  Bütün gece mum ışığında, müzik dinleyerek, sancılar geldikçe onları beraber karşılayarak vakit geçirdik.  Doğal olarak seyreden doğumlarda vücudun her aşamada sunduğu hormon kokteyli insana çok derin ve tarifsiz duygular yaşatıyor.  Bunu ne kadar anlatsam da yeterince anlatamam.  Bu bebekle annesi arasında müthiş güzel bir iletişim… Hastanelerdeki suni sancı ilaçları (pitocin), ağrı kesiciler (epidural) bu büyülü iletişimi büyük ölçüde yok ediyor.  Anne bebeğinden, bebek annesinden güç alamamaya başlıyor.  Yanlış anlaşılmasın, tabi ki bunların çok gerekli olduğu medikal durumlar var.  Fakat rutin bir şekilde uygulanmasını sorgulayabilirsek, bu en güzel tecrübeyi hakkımızla yaşayabiliriz diye düşünüyorum…

Ben aylarca anlattım Ada’nın dünyaya gelişini.  İnsanlar bazen ümitle, bazen şaşkınlıkla, ama çoğu zaman da şüpheyle dinlediler.  Toplumsal kalıpları kırmak çok zor, haddime mi diye düşündüm bazen.  Ama bugün biliyorum ki hepimiz bunu yapmaya devam edersek, en iyi ihtimalle yerimizde sayarız.  Gelin, siz de paylaşın.  Güzel doğum hikayelerinizi anlatın.  Kadınlar duysunlar, duydukça hatırlasınlar, kuvvetlensinler.

Doğal neden güzeldir?  Çünkü esas olan odur.  Bu bu kadar basit ve yalın birşey.

Not: Aylar sonra sevgili arkadaşlarım Nur ve Başak‘ın öncülüğünde iki film seyrettim ki bahsetmeden geçemiyorum:  The Business of Being Born ve Orgasmic Birth.  Karşınıza çıkarsa, aman kaçırmayın.  Belki anlattıklarım yerine daha güzel oturabilir.

Şu mesele

Şimdi merak edenler vardır bu böbrek meselesi noldu diye… Son derece evrimsel geçirdiğim bir 4-5 ay sonunda, 27 Aralık 2007 tarihinde New York şehrinin ‘yukarı doğu’ bölümünde gözlerini hayata açtı Ada.  Hem de etrafında bulunan herkesin büyüsünden etkilendiği, dışarıdaki keskin soğuğa rağmen içlere akan bir ılıklık saçarak…

Suratımıza çarpan bir tokat gibiydi şu böbrek meselesi… Bir süre anlayamadık, çok üzüldük, çok ağladık… Bazı geceler sabaha kadar susmadı içimde feryatlar…  Sonra birden kesildi.  Bir sabah kalktım, gene fuzuli bir teste giderken, yolda gördüğüm bir arabanın plakası beni kendime getirdi.  Bir önceki gece yatarken bir işaret istemiştim evrenden… Herşeyin yolunda olduğunu bilmek istiyordum.  Kendi başıma çıktığım yürüyüşlerde bir ilham veya işaret göremiyordum çünkü… Şimdi farkediyorum ki çok zorla bakmış, burnumun ucunu göremez hale gelmişim…

O sabah doktora giderken gördüm arabayı…Plakası ‘ADA 4EVER’ dı.  Daha güzel bir işaret olur muydu?

Ondan sonra çok değişti bakışım olaylara.  Elbet vardı bunda bir hayır, vardı bir sebebi.  Suçlamamalıydım kendimi.  Sorgulamamalıydım herşeyi.  Oluruna bırakılmalıydı herşey.  Kızım bize gösterecekti yolu.  Hayret ettim kendime, buralara gelebilmiş olmama.

Böbrek meselesi de bu şekilde önemini yitirdi.  O cok soğuk 27 Aralık sabahından sonra yapılan testlerde korkulduğu gibi çalışmayan bir böbrek değil, yarısı çalışan bir böbrek vardı.  Yani bir beklerken 1.5 böbrekle karşılaştık.  Bu nasıl bir sevinçtir tahmin edebilir misiniz?  

Sonrasında yapılan tetkiklerde böbreklerde reflü bulundu.  Bir sonraki dersimiz burdan olacaktı… Moralimiz bozuldu ama kafamız düşmedi.  Bizim için bir sistem sorgulama dönemi başlayacak ve günümüze dek sürecekti gelişimi.  Toslayacaktık arada duvarlara, karışacaktı sağlık karmaları birbirine.  Ama bulacaktık yolumuzu: doğallık ve sadelikte.