hayat.

Biz öyle planlarken, aranırken, koşuştururken gelir bulur bizi hayat.

Bazen bizi gömüldüğümüz sıkıntıdan eliyle çeker çıkarır bir melek.  Omzumuza dokunur.  “Sen bu evde oturma bak sana ne buldum, şu evde otur,” der.  Bak bu okul içine sinmedi, ben sana yeni bir okul açtım, gel gel buraya bak,” der.  “Sen benim varlığımdan bi-habersin ama ben yola çıktım, kucağına geliyorum bak anne,” der.

Hazırlandığımız, hayal ettiğimizden değişik olur herşey.  Bir bakarız ki muhteşem olmuştur aslında.

Böyle başka işler peşinde koştuğum bir dönemdi, bir farklılık hissettiğimde bedenimde.  Kendimi yırttığım, Ada aracılığıyla kendi zorluklarımın tavan yaptığı, okulların açıldığı ve benim onu inanmadığım bir okula alıştırma dönemimdi.  Kendime birşeyler ispat etmeye çalışıyordum ama ne? Daha iyisini yapamadığım için kendime kızdığım, o alıştıkca benim tedirginlikle onu sürekli geri çektiğim, bu duygu içinde boğulduğum bir dönem.

Bir akşam Memo ile başbaşa bir yemeğe çıkalım dedik.  Evde yardımcımız da olmadığı için, eskiden Ada ile oynayan ablasını arayıp gelmesini rica ettik.  İçim kıpır kıpırdı.  Uzun süredir başımızı dinlememiş gibiydik.  Hazırlandık, Ada ile vedalaştık ve çıktık.

Daha önce hiç gitmediğimiz bir restoranda, sanki 10 sene öncesinde, New York’da dışarı çıktığımız umursuz geceler gibiydi.  Telefonuma bile az sarılmış, her 10 dakikada bir Ada’yı aramamıştım. Keyifle yemek yedik,  içtik.  Yeni 35 olmuştum.  Sohbet koyulaştı, gelecek, gündem, Ada arasında dolandı durdu.   Malum konudan konuşan yoktu.  Esasında aklıma bile gelmemişti.

Keyifli bu yemeğin sonunda eve döndüğümde, yatağımın kenarına bırakmış olduğum gebelik testini gördüm.  Evet, birkaç gün gecikmiştim ve evden çıkmadan yapmıştım.  Kontrol etmeyi hatırlamadan, yatağımın başucuna koyup dışarı çıkmıştım.  Kim bilir ne karışmıştı araya.

Eve geldiğimde gördüm iki çizgiyi.  ‘O kadar da içki içmedim,’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.  Çizgiler gerçekti.  Hiç istediğimi bilmediğim bir bebek için son derece heyecanlı uykuya daldım.

Yeni bir macera bekliyordu bizi.

Son derece rahat bir hamilelik geçiriyordum.  Tek sıkıntım Ada ile uğraşmak, onu okula alıştırmak, bu dönemde kendimi iyice yıpratmak, hatta hamileliğimin son döneminde onu okula bıraktıktan sonra okul civarında tabanlarım şişene kadar dolanmak, yorulmak ve söylenmekle gecti.  Bir an önce bebeğin doğmasını ister oldum.  Bu bebek beni değiştirecek, rahatlatacak, anneliğimi esnetecek ve sonunda Ada’ya da çok daha esnek yaklaşabilecektim.  Buna yürekten inandım.

Hamileliğimin 36ıncı haftasında başladı ara ara sancılarım.  Uzun uzun sürüyor, sonra kesiliyordu.  Bu kargaşada kendimi olabilecek en iyi doğuma hazırlamaya calışıyordum.  Sevgili Sima ile tanıştım.  Doğumumda yanımda olacaktı.  Doktoruma dileklerimi bildirdim.  Kimini anlamıyor, ama cok anlayışla olumlu karşılıyordu.  Bir muayenede bana “Kafa basıyor, 2cm açıklık var, bebek kanala girmiş,’ dedi.  Haftasonu planlarımızı gözden geçirmemizi önerdi.  Sonunda bebegim gelecekti!

Bunun üzerine sanırım 3 hafta filan geceleri sancı çektim.  Sabaha duruyor, gündüz rahat geçiyordu.

Bütün bu bekleme ve planlama arasında hayat geldi gene beni buldu.  “Sen kendini ne kadar akışa bırakabilirsin anne?,”  dedi.  “Ne kadar kabullenici, ne kadar savaşçısın?” dedi.

Üç gün savaşabildim.  Doğal doğurma isteğim, planlarım, doğum havuzu, doula ayarlamalarım, görselleştirme ve hypnobirthing egzersizlerim adına toplam 3 gün savaşabildim.

16 Mayıs günü doktorum bebeğin bacaklarında hoşuna gitmeyen bir ödem gördü.  “Hemen çıkaralım bebeği Aslı hanım,” idi ilk lafı.  “Ne diyorsunuz Zeki Bey siz?,” dedim.  Algılayamadım.  “Ne olduğunu bilmiyorum, daha önce görmediğim birşey,” dedi, bu konularda Allah olduğunu düşündüğüm kişi.  “Dolaşımla ilgili olmasından korkuyorum, ” dedi.  Yineledi : “Hemen çıkaralım bebeği,”.

SEZARYEN diyordu.

Buz kesmis gibi ayrıldım oradan, hayalet gibi.  O sıcak yaz günü.

Tutuldum, kalakaldım.  Adım atamıyor, karar veremiyordum.

Akşam olunca ikinci plana geçelim dedik.  O gece hastaneye yattık.  NST ile sürekli takip edilecek, acil bir durumda müdahele edilecekti.  Gece 4’e kadar kendiliğinden sancılandım… Zeki bey başımda bekledi.  Sancılar NST’de 120-130’lara çıkıyordu.  Bildiğim doğum sancılarıydı bunlar.  Tanıdıktı.  Ümitle kontroldeydi Zeki bey.  “Bir mucize mi olacak bu gece?,” dedi.  Bekledik.  Muayenelerinde bebek çok yukardaydı.  Bu bebek nasıl bu kadar yukarı çıkmıştı? Sancılar neden onu indirmiyordu?

Sezaryene benden de karşı olan Memo, sancılarım arasında sırtımı sıvazlarken, yalnız olduğumuz bir anda:  “İstersen aldıralım Aslı, haftalardır sancı çekiyorsun çok yoruldun, beklemeyelim istersen” dedi… Garip bir huzur kapladı içimi.  En azından onunla savaşmamak çok güzel geldi o an bana.

Sabah 4 gibi sancılar durdu.  Sabaha kadar uyudum.  Yan odamda Ada huzurla uyuyor, kardeşini bekliyordu.  Sabah hayal kırıklığı içinde uyandı.  Gene gelmemişti bebek.

O geceyi de hastanede geçirip NSTler iyi olunca taburcu olduk.  Zeki Bey 20 Mayıs için tekrar randevu verdi, tedirgindi ama NSTde birşey olmayınca bekleme talebimizi reddetmedi.  “Size rağmen sizin bedeninize hiçbirşey yapamayız, ikna olmanız lazım” dedi.

Çok tedirgin geçirdim haftasonunu.  Neyle savaşıyordum?  Kim için, kiminle? İlk defa konuştum Bade ile.  Bu haftasonu doğal yolla gelmezsen, pazartesi kavusacağız dedim.  Ona bıraktım kararı.  Onu sevdiğimi söyleyebildim ilk kez.  Ne olursa olsundu.  Olması gereken zaten olacaktı.

20 Mayıs 2013, saat 20:21’de kuvvetli bir çığlıkla aramıza katıldı Bade.  Tüm doğrularımı, inançlarımı altüst ederek, gene kendimle hesaplaşmalarımla beni başbaşa bırakarak, son derece sakin bir bebek olarak dünyaya geldi.  O an, o buz gibi ameliyathanede, göğsüme kondu ve bir daha hiç ayrılmadık.  Sevgili Sima, aşkım Memo ve canım Ayça oradaydı.  Zeki Bey “bacaklarında bir sorun gözükmüyor,” dediğinde bıraktım kendimi.

Olmam gereken yerde, tam anındaydım.  Başka hiçbir türlüsü bunun yerini tutmayacaktı.

AYC_3598AYC_3664

2013_05_20_BADE_0472013_05_20_BADE_0662013_05_20_BADE_1062013_05_20_BADE_158Tüm fotoğraflar Ayça Oğuş tarafından çekilmiştir.

iyi ki varsın.

sen.

tanıdığım en şahane insan.

seninle paylaştığım 15 sene katlanıp, çarpılıp büyüsün istiyorum.

ben, bugün, senin sayende olduğum yerdeyim.

sayende anneyim.

bunun için dünyaları versem sana yetmez.

geceler boyu benim annelik seçimime saygı duyarak ayakta geçirdiğin saatlere.

tüm yorgunluğuna rağmen onu gördüğünde göz kenarlarında oluşan gülme çizgisine.

hiç üşenmeden, her gün onu parka, yeşilliklere götürmene.

bana sessiz ve derinden her gün, yine yeniden, sevdiğim işi yapmam için verdiğin desteğe.

binlerce kez minnet.

yaptığım yemekleri beğendiğin için.

ben ameliyat olacağım zaman benimle saat 3’e kadar aç, susuz geçirdiğin için.

hamileyken her gece ayaklarımı sıvazladığın,

en zor günümde elimi tuttuğun,

ağlarken saçımı okşadığın,

gülerken boynuma sarıldığın,

benimle doğumda elele kenetlendiğin,

sancılar boyu dansettiğin,

bedenimin tüm ağırlığını taşıdığın,

beni benden iyi tanıdığın,

bana katlandığın için.

teşekkür çok zayıf kalıyor.

nice nice mutlu yıllara.

beraber.

hep beraber.

senin oluşturduğun bu aileyle.

seni çok seviyoruz.  sonsuz.

iiki dudun!

Yine yeniden…Uyku.

Uyku ile ilgili yazdığım son yazıya gelen yorumlar ve bu sabah sevgili Ayça‘nın gönderdiği link üzerine sanırım bu konuya biraz daha eğilmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum.  Gelen yorumlardan anladığım birşey var ki beni şaşırtmadı.  Çoğu anne bunu canı gönülden yapmak istiyor ama yapamıyor.  Okuduğu herşey buna karşı geliyor ve bunu isteyen anne kendini suçlu hissediyor.  ‘Ne iyi oldu da sonunda böyle bir yazı okuduk,’ gibi bir yaklaşım var.  Mutlu oldum, iyi ki yazmışım dedim.  Çünkü dedim ya, bu anneler gibi ben de çok cebelleştim.  Bu bir tabu gibi, ‘tü kaka’ bir şey gibi karşılanıyor toplumumuzda.  Halbuki incelendiğinde ve eskilere gidildiğinde – veya daha az batılaşmış kesimlere – bu olay zaten böyle.  Kadın çocuğunu koynunda büyütüyor.  Başka türlüsünü bilmiyor.  Sen şimdi gidip ona ‘ben çocuğa süs püs içinde yatak yaptım,’ ‘koridorun sonunda bir odaya koydum, çocuğu da içine yatırdım’ desen kadıncağız bunu tasavvur bile edemeyecek.  (ve muhtemelen senin çocuğun için bayağı üzülecek)

Sabah dinlediğim programda Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin de yanı konuya değiniyor.  Bu ayrı odada yatırma olayı batılaşmış toplumlar dışında dünyanın hiçbir yerinde yok.  Şimdi bizim modern, okumuş, şehirli kadınlarımız da bu yüzden bunu istiyor olmaktan bir nevi utanç duyuyorlar.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bir noktada bu duyguların hepsini yaşadım.  Ama modern dünyanın bize sunduğu en güzel şeylerden birisi de sınırsız araştırma kapasitesi.  Bunları kullanıp sentezleyince bütün yollar Roma’ya çıkıyor işte bir şekilde.

Dikkat çekmek istediğim, önceki yazımda atladığım bir konu da anne ve bebeğin aynı odayı paylaşarak uykularında yakaladıkları uyum.  Beraber uyuyan bebek uyku evrelerini ve nefes düzenlemesini anneye uyduruyor (bkz. Dr. Sears Baby Book).  Uyku evreleri senkronize olunca, bebeğiniz belli bir ihtiyaçtan uyandığında, siz de zaten hafif uykunuzda oluyorsunuz ve uyanıp ona ilgi göstermeniz çok daha kolay oluyor.  Farklı odalarda yatınca bu uyum bozuluyor.  O uyanıp ağladığında siz muhtemelen ‘top patlasa duymam’ evresinde oluyorsunuz ve kalkıp, odaya sürünüp, bebeğe ilgi göstermek hem bedeniniz hem zihniniz için bir test haline geliyor.  Ben kaç kere bilirim eşimin beni sarsarak uyandırdığını.  Sanki yerin yedi kat dibinden kalkıp gelirdim resmen.  Beni en çok bu fikre ikna eden şeylerden biri bu uyumdur aslında.  Deneyin, göreceksiniz…

Bana yazan anneler arasında çocuklarının ayrı bir odada mutlu bir şekilde yattığını, ve bunun için bir zorlama veya ağlatma yapmadıklarını, kendi kendine böyle geliştiğini bildirenler olmuş.  Evet, bazı çocuklar daha az talepkar.  Çok küçük yaşta sunulanı beyinleri ‘olması gereken budur’ şeklinde kodladığı için daha ‘sorunsuz’ halloluyor bu konu.  Ama ben kesinlikle Sabiha hanım‘a katılıyorum.  Çocuk doğasında, insan doğasında bu var.  Susan çocuk bir nevi iletişim kurmayan çocuk anlamına gelebiliyor.  Buna dikkat etmek lazım.  İleride bunların etkileri daha farklı yerlerden çıkabiliyor.

Tabiki gene her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, ama benden paylaşması, ve gündemde tutması.  Daha ne kadar sizinle yatmak isteyeceğini sanıyorsunuz ki?  Gün gelecek, bu iş mazi olacak.  Tadını çıkarın derim ben.

* Fotoğraf için boich‘e teşekkürler.

Ödül ile Cezalandırma – Punishment by Reward

Dedim ya şu Continuum Concept‘i okuduğumdan beri kafamda birşeyler yer değiştiriyor ? İşte bu da onlardan en önemlisi.  Bu ebeveynlik yöntemini benimsemiş anne-babaların en çok üzerlerinde durdukları konu, çocukları ödüllendirerek, veya ödüller sunarak nasıl zehirlediğimiz.  Dedim ya, beynim ters dönüyor.  Yıllar boyu biz ödülün iyi birşey olduğunu öğrenmedik mi?

Dinleyin şimdi:  Çocuğunuza dondurma almanın hiçbir sakıncası yok.  Ama yemeğini yedi diye almanın, hatta ‘yemeğini yersen alırım,’ demenin sonuçları uzun vadede çok zararlı.  Çocuğunuza şu mesajı veriyorsunuz: ‘Sen kendi vücudunun ihtiyaçlarını benim kadar iyi bilemezsin.  Ben her zaman senden iyi bilirim.  Ben senin yerine senin için en doğru şeye karar verebilirim.  Sen de beni dinleyip bana uyarsan istediğin birşeyi elde edebilirsin.  İkimiz de mutlu olmuş oluruz.  Ne güzel değil mi? Aferin.’

Şimdi bu çocuk tabi ki iç sesini dinlemeyi zamanla unutuyor.  Uslu çocuklardan, söz dinleyenlerden iyice korkmalı.  Annesi/babası/anneannesi hep onun için en iyisini ondan iyi biliyorlar.  Kendi iç sesi çocuğa zehir gibi geliyor ve toplumsal kabul görmek adına ondan uzaklaşıyor.  Bir ‘aferin’ daha alıyor.

Bir süre sonra yaptığı herşeyi ‘aferin ‘ için, kabul görmek için yapmaya başlıyor.  Aile de artık aynı teraneye ‘aferin’ demeyi bırakıyor.  Çocuk mutsuz, sinir krizleri geçiriyor, o ‘aferin”i alabilmek için önce olmadık şeyler yapıyor, sonra denileni yapıyor ve bir ‘aferin’ daha alıyor.  Bu sigara krizi, madde bağımlılığı gibi birşey.  Hep daha fazlası hep daha fazlası gerekiyor.

Gün geliyor çocuk büyüyor, önce teenager, sonra yetişkin oluyor.  İç sesi onu ara ara yokluyor ama o bir kere o sesin ‘tü kaka’ olduğunu öğrenmiş.  İnsanın öğrendiklerini silmesi unutması ve yeni bir yöntem öğrenmesi çok zor.  Kendi kararlarını veremiyor ama anne-babasının kandırmaları ve istekleri de ona uymayınca çok büyük ikilem yaşıyor.  Hep başkalarından medet umuyor.  Doktoru onu kendi bedeninden daha iyi tanıyor.  Kocası onun için daha iyi kararlar verebiliyor.  İç sesini duymamak adına kendini hep başka şeylerle meşgul ediyor.  Hayattan ne istediğini bir türlü bilemediği için mutsuz yaşıyor ama bu mutsuzluğun sebebini de hiç bilemiyor.  Son derece iyi niyetli anne-babasıyla, kendine göre mutlu bir çocukluk geçirmişti halbuki (bakınca böyle hatırlıyor, çünkü ne istese alınmış, aferinlerle büyümüş bir çocuk o).  Evet anne-babasının dediklerini yapmış da almış ama zaten anne-baba bunun için yok mu?  Doğruyu onlar bilmiyor mu?

Bu kavram benim suratıma bir tokat gibi çarptı.  Nereye nasıl koyacağımı bilemiyorum.  Ada iyi olduğunu düşündüğüm birşey yaptığında ‘aferin’ ağzımdan fırlıyor, kendime kızıyorum.  Bu genelde katakulleyle bir yemeği yediği ve benim ana yüreğimin yağ bağladığı zamanlarda oluyor.  Annesini mutlu ettiği için mutlu oluyor o da.  Ama bu mutluluk maddenin verdiği anlık mutluluk mu?  Kafam biraz karışık açıkçası…

Bildiğim birşey var yalnız.  Çevremdeki 25-45 yaş arası herkes bir arayış içinde, herkes bir mutsuz.  Çoğu mutlu ve düzenli aile çocukları.  Hep iyi okullarda okumuşlar.  Ama biraz derine kazınca çıkıyor itiraflar.  Keşke’ler.

Kendi çocuklarımızın bu yöne gitmelerini engelleyebilir miyiz?  Siz ne düşünüyorsunuz?

*Fotoğraf için awonderfultreat‘e teşekkür ederim.

Çocuğunuz nerede uyuyor? (Gerçekten?)

Continuum Concept, attachment parenting (doğal ebeveynlik) vs anneliğim için esas aldığım birçok ekolün içinde çocuğunuzu koynunuzda yatırmak var.  Ama son zamanlarda konuştuğum çoğu anne babadan şu itirafı alıyorum: ‘Çocuğumuz gecenin çoğunu yanımızda geçiriyor.  Bundan da çok bir şikayetimiz yok…’  Bu bahsettiğim çiftlerin çoğu continuum’u hiç duymamış, attachment parenting’den bi-haber, annelerimizden alışagelmiş yöntemlerle çocuk yetiştiriyorlar.  Sakın yanlış anlamayın, burada anne-babalık seçimine asla bir yorum yapmıyorum, herkes kendine en uygun olan yöntemi seçiyor bence, ama bir şekilde ‘çocuk illa da yatağında uyumalıdır,’ kuralı değişik çevrelerde bile benzer şekillerde rafa kaldırılıyor durumda.  Bunun sebebini merak ediyorum açıkçası…  Halbuki konvansiyonel anneliğin başta gelen kuralı çocuğu şımartmamaktır.  Bunun da en yakından hısım akrabası ‘çocuğu ağlatarak uyku eğitimi vermek, kendi başına kalmayı öğretmek, sınırları çizmek’tir.  Ama işte öyle olmuyor anladığım…

Ben kendim AP (attachment parenting) ile geç tanıştım.  Ama tanıştığımda farkettim ki içten içe çok benzer birşeyler yapıyormuşum zaten.  Uyku dışında.  Ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  Hatta götürdüğüm bir psikologun öngördüğü Ferber tarzı dakika hesabı yaparak ortalama 2 hafta günde 1.5 saatten ağlatma metodunu duyunca kulaklarıma kadar sinirden kızarıp, bu seans için ödediğim yüzlerce liranın bir geri dönüşü olabilmesi adına kendimi alternatif kitaplara gömdüm.  Şu gün diyebilirim ki dolaylı yoldan o seansın bana çok büyük faydaları olmuştur.  Evet.

Dediğim gibi, uyku konusunda kararsızdım.  Emzirmek, kucağımda taşımak, sürekli dokunmak kadar doğal bir şekilde gelmemişti bana yanımda yatırma isteği.  Ya da gelmişti de bir çok çevresel nedenden dolayı susturulmuş kalmıştı.  ‘ Bir kez yatağına alırsan bir daha geri dönüşü olmaz’, ‘çocuk kendi kendine uyumayı öğrenemezse, senden hiç kopamaz, birey olamaz’, ‘kocanla ilişkin bozulur’, ‘çocuğu uykunda ezersin’, ‘çocuğu uykunda ezicem korkusuyla asla dinlenemezsin’.  Böyle bir sene geçti.  Ada bir yaşına gelene kadar odasında uyudu (ilk beş ay hariç).  Ama biz hiç uyumadık.  En son halimiz şöyleydi:  yatmak için yatağa gir, 20dk sonra uyan, kalk, koridorda sürün, emzir, 45 dk sonra uyumuyor diye babayı çağır, baba sallarken sen kestir, o uyutabilirse 1 saat max beraber kestirin.  Sonra sabaha kadar aynı terane devam etsin.  Şimdi siz buna çocuk yatağında uyuyor diyebilir misiniz?

Bir çok şey tavsiye edildi.  En baskılı gelen ise ‘çocuğu memeden kes, mama yedir uyut, sabaha kadar rahat rahat uyuyun’ idi.  Çekici geldi mi?  Evet belki 3 dakika filan.  Sonra Dr Sears’in kitapları düştü aklıma.  En önemlisi de ‘Nighttime Parenting’ (Gece Boyu Ebeveynlik) Kitabın ana teması şu:  Anne-babalık 9-5 bir masa başı işi değil.  Saatleri yok ve evet, gece de gündüz kadar işiniz olmalı.  (Buna iş olarak bakıyorsanız tabi) Çocuğun sağlıklı olarak büyümesi için bu gerekli.  Onun fizyolojisi gece boyu uyumaya göre ayarlı değil.  Hatta gece boyu uyutulan çocuklar daha fazla SIDS (ani bebek ölümleri) tehlikesi altında.  Ağlaya ağlaya ağlamamayı öğrenen bebekler çok küçük yaşta ebeveynleriyle ilişkiyi kesiyor.

Şimdi çekici geliyor mu o gece boyu uyku size?

Bana gelmedi ve içimin sesini duymama yardımcı oldu.  1 yaşını az biraz geçince Ada’yı yanımızı aldık.  İkimiz için de tarifsiz bir sene oldu diyebilirim.  Tavsiye ettiğim tüm arkadaşlarım diğerlerine tavsiye ediyor.  Siz siz olun, bana inanın.  Bu iş çığ gibi büyüyor.  Yatağında uyuduğunu zannettiğiniz o komşunun oğlu da geceyi muhtemelen anne babasının yanında geçiriyor.  Sağlıklı olanı bu.  Çocuk bu şeklide kendini ailenin bir parçası olarak hissediyor.  Anne-babasıyla ihtiyaçlarına göre ilişki içinde olan çocuk daha çabuk serpiliyor, özgürleşiyor.  Kendine güvenli, ihtiyacı olduğunda arkasında anne babasının olduğunu bilen, güçlü bir birey olabiliyor.  E hani siz en başta zaten çocuğun birey olabilmesi için vermemiş miydiniz şu uyku eğitimini?  Al işte.

Çocuklara ihtiyaçlarından vazgeçmeyi öğretmeyin.  Size ‘yemek yemeye ihtiyacınız yok,’ denmesi gibi birşey bu.  Çocuklara iç seslerini duymamazlıktan gelmeyi öğretmeyin.  İleride yetişkin olduklarında kendi kararlarını sağlam verebilmek için o sesi aradıklarında, bulabilsinler.  Onun, ‘o’ olmasına izin verin.

Bakın söylüyorum, ben çebelleştim bu konuyla.  Siz cebelleşmeyin!

Evet, sizin çocuğunuz nerede uyuyor?

* Fotoğraf için Mackeson’a teşekkürler.

O bir baba…

Kızı güldükçe yüzüne aydınlık gelir onun da.  Ağzı kulaklarına varır, cildi parlar, gözlerinin içinden o sevgi okunur derinden.  Anlarsınız.

bir pazar keyfi...

bir pazar keyfi...

Çıldırır bizimki onu görünce, titrer mutluluktan.  O kapıdan girdi mi akan her su durur, bırakılır yapılan her iş ve ona koşulur.  O kavuşma anına yalnızca seyirci kalır odadaki diğer insanlar.  O an, onlar bir bütün olur.

Kahkahalar savrulur, ordan oraya yürüyüş yapılır evin içinde, ileri geri, geri ileri.  Danslar edilir bağıra çağıra.  Bilmez Ada sözleri bizim gibi ama o da Ada gibi söyler zaten, gizli dillerinde…

Dolapta ‘ce-e!’ oynanır, odada kozmetik dükkanı kurulur, giyinme odasında bir bir yere iner sabahlıklar, saklambacın bir numaralı kuralıdır bu çünkü.  Hiç ‘hayır,’ demez bu baba.  Hiç üzmez.

Onları seyretmek tüm yorgunluğumu alır benim.  Kendimi uzaktan seyreder bulurum çoğu zaman, aralarına karışmaya kıyamadan…  Bakarım uzun uzun bu iki şen ruha ve sessizce şükrederim.  Hergün.

O bir baba… Ama o bir anne yarısı esasında.  Benim hayat arkadaşım, ikinci yarım.  O bir örnek baba benim gözümde.  Çoğu babanın yapmayacağı fedakarlıkları yapıyor.  Geceleri hep kalkıyor, yorgunluktan ölse de mutlaka oyun ritüellerini yerine getiriyor, kızını uykuya hep kendi elleriyle yatırıyor, sevgisine ve ilişkisine yatırım yapıyor.  En önemlisi de bundan keyif almasını biliyor.  

Ödülü: Kızıyla hayat boyu sürecek harika bir birebir ilişki… 

Günümüzün çocukları çok şanslı.  Ama benim tanıdığım bir tanesinin başına altın gagalı bir talih kuşu konmuş.  Konmuş ve onu hep korumuş.