hayat.

Biz öyle planlarken, aranırken, koşuştururken gelir bulur bizi hayat.

Bazen bizi gömüldüğümüz sıkıntıdan eliyle çeker çıkarır bir melek.  Omzumuza dokunur.  “Sen bu evde oturma bak sana ne buldum, şu evde otur,” der.  Bak bu okul içine sinmedi, ben sana yeni bir okul açtım, gel gel buraya bak,” der.  “Sen benim varlığımdan bi-habersin ama ben yola çıktım, kucağına geliyorum bak anne,” der.

Hazırlandığımız, hayal ettiğimizden değişik olur herşey.  Bir bakarız ki muhteşem olmuştur aslında.

Böyle başka işler peşinde koştuğum bir dönemdi, bir farklılık hissettiğimde bedenimde.  Kendimi yırttığım, Ada aracılığıyla kendi zorluklarımın tavan yaptığı, okulların açıldığı ve benim onu inanmadığım bir okula alıştırma dönemimdi.  Kendime birşeyler ispat etmeye çalışıyordum ama ne? Daha iyisini yapamadığım için kendime kızdığım, o alıştıkca benim tedirginlikle onu sürekli geri çektiğim, bu duygu içinde boğulduğum bir dönem.

Bir akşam Memo ile başbaşa bir yemeğe çıkalım dedik.  Evde yardımcımız da olmadığı için, eskiden Ada ile oynayan ablasını arayıp gelmesini rica ettik.  İçim kıpır kıpırdı.  Uzun süredir başımızı dinlememiş gibiydik.  Hazırlandık, Ada ile vedalaştık ve çıktık.

Daha önce hiç gitmediğimiz bir restoranda, sanki 10 sene öncesinde, New York’da dışarı çıktığımız umursuz geceler gibiydi.  Telefonuma bile az sarılmış, her 10 dakikada bir Ada’yı aramamıştım. Keyifle yemek yedik,  içtik.  Yeni 35 olmuştum.  Sohbet koyulaştı, gelecek, gündem, Ada arasında dolandı durdu.   Malum konudan konuşan yoktu.  Esasında aklıma bile gelmemişti.

Keyifli bu yemeğin sonunda eve döndüğümde, yatağımın kenarına bırakmış olduğum gebelik testini gördüm.  Evet, birkaç gün gecikmiştim ve evden çıkmadan yapmıştım.  Kontrol etmeyi hatırlamadan, yatağımın başucuna koyup dışarı çıkmıştım.  Kim bilir ne karışmıştı araya.

Eve geldiğimde gördüm iki çizgiyi.  ‘O kadar da içki içmedim,’ diye düşündüğümü hatırlıyorum.  Çizgiler gerçekti.  Hiç istediğimi bilmediğim bir bebek için son derece heyecanlı uykuya daldım.

Yeni bir macera bekliyordu bizi.

Son derece rahat bir hamilelik geçiriyordum.  Tek sıkıntım Ada ile uğraşmak, onu okula alıştırmak, bu dönemde kendimi iyice yıpratmak, hatta hamileliğimin son döneminde onu okula bıraktıktan sonra okul civarında tabanlarım şişene kadar dolanmak, yorulmak ve söylenmekle gecti.  Bir an önce bebeğin doğmasını ister oldum.  Bu bebek beni değiştirecek, rahatlatacak, anneliğimi esnetecek ve sonunda Ada’ya da çok daha esnek yaklaşabilecektim.  Buna yürekten inandım.

Hamileliğimin 36ıncı haftasında başladı ara ara sancılarım.  Uzun uzun sürüyor, sonra kesiliyordu.  Bu kargaşada kendimi olabilecek en iyi doğuma hazırlamaya calışıyordum.  Sevgili Sima ile tanıştım.  Doğumumda yanımda olacaktı.  Doktoruma dileklerimi bildirdim.  Kimini anlamıyor, ama cok anlayışla olumlu karşılıyordu.  Bir muayenede bana “Kafa basıyor, 2cm açıklık var, bebek kanala girmiş,’ dedi.  Haftasonu planlarımızı gözden geçirmemizi önerdi.  Sonunda bebegim gelecekti!

Bunun üzerine sanırım 3 hafta filan geceleri sancı çektim.  Sabaha duruyor, gündüz rahat geçiyordu.

Bütün bu bekleme ve planlama arasında hayat geldi gene beni buldu.  “Sen kendini ne kadar akışa bırakabilirsin anne?,”  dedi.  “Ne kadar kabullenici, ne kadar savaşçısın?” dedi.

Üç gün savaşabildim.  Doğal doğurma isteğim, planlarım, doğum havuzu, doula ayarlamalarım, görselleştirme ve hypnobirthing egzersizlerim adına toplam 3 gün savaşabildim.

16 Mayıs günü doktorum bebeğin bacaklarında hoşuna gitmeyen bir ödem gördü.  “Hemen çıkaralım bebeği Aslı hanım,” idi ilk lafı.  “Ne diyorsunuz Zeki Bey siz?,” dedim.  Algılayamadım.  “Ne olduğunu bilmiyorum, daha önce görmediğim birşey,” dedi, bu konularda Allah olduğunu düşündüğüm kişi.  “Dolaşımla ilgili olmasından korkuyorum, ” dedi.  Yineledi : “Hemen çıkaralım bebeği,”.

SEZARYEN diyordu.

Buz kesmis gibi ayrıldım oradan, hayalet gibi.  O sıcak yaz günü.

Tutuldum, kalakaldım.  Adım atamıyor, karar veremiyordum.

Akşam olunca ikinci plana geçelim dedik.  O gece hastaneye yattık.  NST ile sürekli takip edilecek, acil bir durumda müdahele edilecekti.  Gece 4’e kadar kendiliğinden sancılandım… Zeki bey başımda bekledi.  Sancılar NST’de 120-130’lara çıkıyordu.  Bildiğim doğum sancılarıydı bunlar.  Tanıdıktı.  Ümitle kontroldeydi Zeki bey.  “Bir mucize mi olacak bu gece?,” dedi.  Bekledik.  Muayenelerinde bebek çok yukardaydı.  Bu bebek nasıl bu kadar yukarı çıkmıştı? Sancılar neden onu indirmiyordu?

Sezaryene benden de karşı olan Memo, sancılarım arasında sırtımı sıvazlarken, yalnız olduğumuz bir anda:  “İstersen aldıralım Aslı, haftalardır sancı çekiyorsun çok yoruldun, beklemeyelim istersen” dedi… Garip bir huzur kapladı içimi.  En azından onunla savaşmamak çok güzel geldi o an bana.

Sabah 4 gibi sancılar durdu.  Sabaha kadar uyudum.  Yan odamda Ada huzurla uyuyor, kardeşini bekliyordu.  Sabah hayal kırıklığı içinde uyandı.  Gene gelmemişti bebek.

O geceyi de hastanede geçirip NSTler iyi olunca taburcu olduk.  Zeki Bey 20 Mayıs için tekrar randevu verdi, tedirgindi ama NSTde birşey olmayınca bekleme talebimizi reddetmedi.  “Size rağmen sizin bedeninize hiçbirşey yapamayız, ikna olmanız lazım” dedi.

Çok tedirgin geçirdim haftasonunu.  Neyle savaşıyordum?  Kim için, kiminle? İlk defa konuştum Bade ile.  Bu haftasonu doğal yolla gelmezsen, pazartesi kavusacağız dedim.  Ona bıraktım kararı.  Onu sevdiğimi söyleyebildim ilk kez.  Ne olursa olsundu.  Olması gereken zaten olacaktı.

20 Mayıs 2013, saat 20:21’de kuvvetli bir çığlıkla aramıza katıldı Bade.  Tüm doğrularımı, inançlarımı altüst ederek, gene kendimle hesaplaşmalarımla beni başbaşa bırakarak, son derece sakin bir bebek olarak dünyaya geldi.  O an, o buz gibi ameliyathanede, göğsüme kondu ve bir daha hiç ayrılmadık.  Sevgili Sima, aşkım Memo ve canım Ayça oradaydı.  Zeki Bey “bacaklarında bir sorun gözükmüyor,” dediğinde bıraktım kendimi.

Olmam gereken yerde, tam anındaydım.  Başka hiçbir türlüsü bunun yerini tutmayacaktı.

AYC_3598AYC_3664

2013_05_20_BADE_0472013_05_20_BADE_0662013_05_20_BADE_1062013_05_20_BADE_158Tüm fotoğraflar Ayça Oğuş tarafından çekilmiştir.

Bir Perşembe sabahı.

Bir Perşembe sabahı tanıştım o güzel nur yüzünle. Kristaldi – şeffaftı tenin. Bir hayat boyu tanıyordum sanki seni ilk gördüğümde.  Yaşamlar boyu anneydim ben. Hafızam buğulu, laflar, sözler havada uçuşuyor.  Ama hislerimi hiç unutmuyorum.. Dün gibi aklımda.  Kokun, dün gibi burnumda.  İnce tiz sesin, arka planda.

Sana kavuşmamın tam beşinci yılı bugün.  Güldüğüm, sevindiğim, bağırıp ağladığım, koşup eğlendiğim, bitap düşüp süründüğüm, sevinçten zıpladığım, üzüntüden kahrolduğum koskoca 5 yıl. Bir nefeste geçti.

Akşam yastığa başımı her koyuşumda varlığını düşünüp binlerce kez minnet duyduğum canım Ada’msın. Sabah kalktığımda kafamdaki ilk düşünce. Ben senden önce hiç yokmuşum, ya da biz hep birlikte varolmuşuz gibi.

Bugün, sadece senin annen olduğum son doğumgünün.  Bunun bende yarattığı duygular o kadar karmaşık, ama o kadar doğal ve içten ki.  Huzur buldum uyuyan yüzünde bu sabah ben senin.  Sen benim elim, ayağım, kolumsun.  Yol göstericim, rehberim, başka boyutlarla aramdaki köprüm.  Ne güzel birşeyler yapmışım ben ki seni haketmişim güzel bebeğim.

Bu çalkantılı yolda senin ışığınla yürüyebiliyorum ben.  İçimi ısıtıyorsun.  İyi ki doğmuşsun, iyi ki bana gelmişsin.

“İyi ki seni seçmişim değil mi anne?” deyişin hiç kulaklarımdan gitmeyecek bir ömür boyu… “Seni ben bulutlardan gördüm seçtim.  Sen de benimle oradaydın.” Bu sözlerin ışık bana hergün, her nefesimde.

Evrenden tek dileğim bu hassasiyetini hayat boyu koruman, başkalarına da ışık olman bana olduğun gibi.

İşte bugün, gene bir güzel Perşembe sabahı.  Güneş ılık doğdu gene. Seni selamlıyor, kucaklıyor.  “İyi ki varsın!” diyor…

 

 

Bu ay benim arınma ayım.

Bu ay doğum yaptığım ay olacaktı.  Bir erkek bebeği kollarıma aldığım, göğsümde o sızıyı yeniden hissettiğim, emzirdikçe bağlandığım, duygulandığım, ağladığım, güldüğüm, evimin insanlarla dolduğuna hem sevindiğim hem söylendiğim bir ay olacaktı.  İki koynum da dolu olacaktı sonunda, koltukaltlarım kabarık.

Havuz içinde deneyecektim doğum sancılarımı geçirmeyi – havuz bile belliydi. Ada’yı yanımda tutacaktım mümkün mertebe, onun gözünün içine bakmanın bana verdiği kuvveti kullanacaktım.  Bebeklere titreyen bir sevgiyle yaklaşan küçük kızım hem çok kıskanacak hem kim bilir nasıl sevinecek, nasıl sevecekti kardeşini.  Muhakkak ranza isteyecekti bir noktada.

Baba kesin birkaç sakal daha beyazlatacak, uykusuz ama mutlu olacaktı.  Doğum anında anlayacaktı bu sürprizin nerden çıktığını.  Kalbi şişince o an, bilecekti.  Kim bilir belki bir fotoğrafçı dostum yakalayacaktı bu anı.

Yerine, bu Şubat ayı benim arınma ayım oldu.  Bu Şubat’ı hatırlamak için yerine birşey koymak istedi beynim sanırım.  Yolum birgün ayurvedaya düştü.  Hızla kendimi 10 günlük bedensel bir temizlik içinde buldum.  Hiç sorgulamadım. “Neden yapıyorum? Doğru mu yapıyorum?” demedim.  Karşıyım esasında detox vari şeylere.

Bu sabah – başka kalktım yataktan.  Dingin, sakin, dinlenmiş, sanki yıllarca uyumuş, daha rahat düşünebilen, bir anda birçok şeyi net görebilen bir Aslı.  Tanımıyorum ben bu beni.  Ya da unutmuşum.  Hamarat, enerji dolu ve hafifim.  Kilolarca sanki. Onlarca.

Bu ay yenilenecekti hücrelerim sıfırdan.  Yeni kan dolanacaktı damarlarımda.  Oldu da işte aynen öyle.

Bu ay, bu 2012 senesinin bu özel Şubat ayı.

döngüler ve dönüş.

Bloga dönüş için birkaç kez elim gitti.  Ama yüreğim tıkanmıştı.  Hala acıyan yerler var.  Ama hayat bir döngü.  Bir kez daha döndük biz dünyanın etrafında.  Neler yaşadık bu kez dönerken.  Bir dahaki sefer neler yaşayacağız?  Kim bilir? Hayatın güzelliği burda.

4 yıl önce bugün yüreğim büyüdü benim.  Taştı bedenimden.  Kucakladım Ada’yı. Hiç bırakmamacasına.  Kucaklayabildiklerimden olması onu hep özel kılıyor.  Hep yanımda.  Büyümesini an be an izliyor, ama bazen başa çıkamıyorum.

Zaman çok garip birşey.  Başımıza gelmişler, gelecekler zaten bir yerimizde yazılı.  Hatta kazılı.  Bunları hep biliyoruz.  Ama hatırlayamıyoruz.  Son zamanlarda Ada’ya bakınca genç kız, hatta yetişkin halini görür gibi oluyorum.  Onu hayal ediyorum.  Ancak o noktada davranışlarımın bazıları saçma ve kısıtılayıcı geliyor.  Düşkünlük seviyesinde bağımlılığın aslında benim tarafımda olduğunu çok güzel gösteriyor bana.  Ben de büyüyorum esasında.

İyi ki doğmuşsun sevgili kızım.  İyi ki bana anneliği tattırmışsın.  Tökezlesem de, bunalsam da bazen, bana öğreteceklerine açık olmaya söz veriyorum.

Evrenden bana senin özelliğini anlama sabrı ve bilgeliği diliyorum bu sene için.  Senin çok farklı bir yol izleme şansına ve seçeneğine saygı duyabilmeyi istiyorum.

Sevgiyle.

bu sefer ortasındayım zorluğun. dualara ihtiyacım var.

“Allah kahretsin,” demiştim ilk 2 çizgiyi gördüğümde.

Ne utanmıştım sonra.  Yazacağım deyip bir türlü yazmaya elimin gitmemesinde var mıydı bir hacet.

Ada o kadar büyük krizler geçirdi, bulantılarım beni o kadar yatağa bağladı ki, kaldım böyle arada derede.

Genelde olayları özümsedikten ve çözümledikten sonra yazıyorum.  Bir başkasına faydası olur diye.

Şimdi ise tam ortasındayım zorluğun.  Kemiklerimi acıtan yerdeyim.

13.5 haftalık down sendromlu bir erkek bebeğe gebeyim.  Benim yerimde olan annelerin %97 sinin yaptığını yapacağım yarın, çok zor da olsa ona veda edeceğim.  Keşke anlatacak cesurluk öykülerim olsaydı, keşke alternatif kalabilseydim, eğitici olabilseydim, az seçilen yolu seçebilseydim.  Bu sefer olmadı.  Cesaret edemedim.  Hayatım boyunca da bunu taşıyacağım.

Cennetteki bebeklerimin sayısı ikiye çıkacak, dünyada ise bir tane pırlantam var.  Ne saçma değil mi?

Buraya yolunuz düşerse yarın, bebeğim için bir güzel düşünce gönderirseniz sevinirim.

Birgün, belki anlayacağım.  Ama şimdi, bir tek acıyorum.  Hem de çok.

Elveda bebeğim. Seni seviyoruz.

çocuğunuz anaokuluna illaki gitmeli mi?

Durup durup böyle ağır bir konudan girmeyecektim esasında.

Yazacak çok şeyim vardı.  Geçirdiğim annelik evreleriyle ilgili. Yüzleştiğim hayatımla, küçüklüğümle, içimle ilgili.

Nasıl hep de sıkıntıları bir nebze atlattıktan, üzerinde düşünmeye ve anlamaya vakit bulduktan sonra yazdığımı, sıkıntının içinde boğuşurken yardım istemenin benim için ne zor olduğunu yazmak isterdim.  Aylar geçti, parmaklarım klavyeye yanaşmadı.  Paslandım.  Gene biraz aklım devreye girmeye başlayınca yazmaya yanaşıyorum.  Evet, bu konunun üzerinde de çalışacağım.

Geçen zamanda neler oldu?

  1. Ada 2 sene 9 aylık bir süreden sonra biraz kendi hazır olduğu sinyallerini verdiği, biraz da aramızda oluşan sağlıksız bağı kırmak istediğim için memeyi bıraktı.  Bu hangimiz için daha dümur bir durum oldu, tartışılır.
  2. Evimizi yeni bir yere, Ada için daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bahçeli bir muhite taşıdık.  Başta çok tepki gösterdi.  Şimdi, aşık.
  3. Diş kontrollerimiz için yeni bir doktor keşfettik, dünyamız yeniden aydınlandı.  Ağzımızdaki azılar dahil hiçbir lekenin çürük olmadığını öğrendik.  Evet bilahare yazacağım bu bayıldığım diş hekimi hakkında.
  4. Memenin hayatımızdan çıkması ile, yemek düzenimiz değişti.  Çeşit meraklısı olduk.  Sanırım 6 ayda 2.5 kilo kadar aldık.
  5. Zaman zaman çok tepki gösterdiğimiz ama inanılmaz sabrıyla hep yanımızda bekleyen ablamızla en yakın arkadaş olduk.  “Anne sen git, oyunumuzu bozma,” diyecek kadar.
  6. Yeni mahallemizde yaptığımız anaokulu araştırmalarından sonra Ada’ya uygun olduğunu düşündüğümüz biryer bulamadığımıza inanarak bir sene daha okul konusunu erteledik.  Hatta birkaç gün önce okuduğum bir yazı sonrası hepten ertelemiş olabilirim.  İşte bugün de tam bunu yazacağım.

Ada’nın hassasiyetine ve hala çok bebek olan ruhuna hitap edecek hiçbir yer bulamadım.  Görüştüğüm yerler ya anneyi istemiyorlar, ya %100 ingilizce konuşuyorlar (Ada bir kelime bile bilmiyor ve anlamadığı biriyle ilişki kuramıyor) ya da belirli saatlerde belirli aktiviteleri zorluyorlar.

O aktiviteleri belirli yöntemlerle yapmayı öğretiyorlar (“boya fırçayla yapılır, parmakla değil,” gibi).

Dışına çıkan çocuk oyundan alınıyor. (Evet buna bizzat şahit oldum)

Babamızın bu konuya takıklığı olmasa biz mutlu mesut evde takılıyorduk.  Ara ara, prensipte karşı olduğum, ama çalışanları kişisel olarak tanıdıktan sonra tüm önyargılarımın kırıldığı bir yere – Gymboree *’ye – beraber gider olduk.  Orada oyunlar oynadık, yeni çocuklarla tanıştık ama ondan da bir süre sonra sıkıldık.

Şimdi evde anneyle, sık sık ananeyle ve ablamızla çok vakit geçiriyor.  İnanılmaz bir hayal gücü var.  En ala oyuncaklar vız gelir, “badikatalar ve dinler” (avucunda yaşayan minik hayali oyuncakları) ile 2-3 saat rahat kendi başına oyun kuruyor, yönetiyor, oynuyor.  Beni özleyince yanıma geliyor, yeterince vakit geçirdiğimizde ablaya gidiyor.  Sokaklara çıkıyoruz, ziyaretlere gidiyoruz.  Akşam babayla tepe taklak bitap düşene kadar koşuyoruz.

Oyun grubumuz yok.  Anaokuluna gitmiyoruz.  Yaşıtlarından ziyade onu anlayan, güvendiği yetişkinlerle ve daha büyük çocuklarla oynuyor Ada.  Kendi kedine oynuyor.

Arada şu laflar geliyor: ” Bu çocuğa arkadaş lazım…” “Artık kendi yaşıtlarıyla sosyalleşmesi lazım…” “Okula gitse açılır”.

Bu seslere kulak veriyor insan.  “Acaba mı?” diyor.  Tıpkı, “Bu çocuk kendi kendine uyumalı,”  “Artık memeyi bırakmalı…” “Çok kucakta şımartılmamalı…” ya verdiği gibi.  Ama birgün o yazı düşüyor mail kutusuna.  Tam da ara bu düşünceler gezinirken, yeniden blog yazısı yazdıracak o yazı.

Eksiksiz yayınlıyorum (çeviri için yardımcı olabilirim).  Ağzına sağlık Naomi.  Çocuklarımıza bizden uzak varolmayı öğretmeden önce, bize doyduklarından emin olalım.  Onların kendi gelişim süreçlerine saygı duyalım.

Sevgiyle

“Naomi’s Reflections: Children don’t need groups

My last reflections about children’s need to be raised by their own mothers brought a lot of love, enthusiasm and support. A couple of you wondered if children didn’t need some time away from mom.

They don’t need to be “away from mom.” They do need other human connections. They will be ready to be with others and away from mom, when they ask for it; when they are satiated with mom and dad. And, no, sending them to play in a group is not the way to best meet their need for diverse relationships.

This society takes the “need to be away from mom” more seriously than the “need to stay close to mom.” So first thing first. Lets make sure babies and children are so content and fulfilled with mom’s and dad’s presence, that they want and feel happy to be with other adults of their own free will and when they are ready.

Having more than two adults in a baby and child’s life is wonderful. When the child wants to be with one of them, she can, while mom stays close by. It is not an exercise in being “away from mom.” That’s not a goal. The idea is to allow more relationships in the child’s life to develop naturally in the process of life itself. The child becomes happy with other loving adults when their presence does not coincide with losing mom.

Have grandma, a friend, a room mate and others be part of your baby and child’s life. But, don’t leave. Being with others can easily become part of the child’s life when not associated with any loss of mom. The child does not need to be away from mom. In fact this sentence is negative and makes no sense to me. Do we need to be hungry in order to enjoy diverse foods? Why deprivation? Why “away?” What kind of “need” is this? Depending on a child’s nature, she may benefit from diverse relationships while mom is close by.

A child who knows a few adults without stress, will, at her own time, lead the way to being with an adult she loves without the presence of her mother. The child will let you know when she is ready. She doesn’t need it, it is just that she doesn’t need mom’s close presence any more. It is natural development that comes with security and time. Therefore, there is never a need to orchestrate a “learning experience.” The child knows when she feels at ease with other people and without mom. If we push, she shrinks away or develops a long term emotional issue.

Notice that I only speak about in a personal relationship with other adults. Some parents think that the way to have a child with others, is to put her in a play group. Children are best off relating to adults and children older than they are, one-on-one. In such a natural setting they learn the best social skills from socially skillful people who love them.

No child, of her own nature, wants to be away from mom before she is ready, and no child yearns to be with a group of peers directed by an adult. Peer group is therefore not the answer to providing a larger community for young children. Who likes patronizing circle games? Chanting in a group (how humiliating)? Following orders? Being unable to get along? Aggression? Helplessness? Feeling unimportant little cog?

You may think that they need to learn to be just a cog in a larger community. I invite you to let go of controlling a child’s development. What the child will need, she will learn at her own way and time. Let go of orchestrating children’s learning and development. Provide and nurture, but follow the child’s cues.

My sons grew up without any group activities until they played in a youth orchestra or acted in theater in their early teen years. It was the other kids; those who were forced to be in groups earlier in their lives, who misbehaved and had trouble collaborating and being a part of a group. My sons had the need for intimate family relationship so satisfied, that collaboration was the next natural and effortless step. I have seen this trend not only with my sons, and not only about social competency. Trying to orchestrate future development is stressful and counter productive.

Human connection with socially competent and loving adults (parents first) is the ground on which a child social confidence and skill grows. Every stage in a child’s life is there for a purpose. If we can respect and respond to her needs fully during each stage of her life, she can be done with that stage and move on.

With love, Naomi

©Copyright Naomi Aldort

Naomi Aldort Ph.D.

Author, Raising Our Children, Raising Ourselves”**

* Gymboree Kemerburgaz

** Naomi Aldort’un “Raising Our Children Raising Ourselves” kitabı Doğan kitap tarafından Türkçeleştirildi.  Şiddetle tavsiye ederim.

iyi ki varsın.

sen.

tanıdığım en şahane insan.

seninle paylaştığım 15 sene katlanıp, çarpılıp büyüsün istiyorum.

ben, bugün, senin sayende olduğum yerdeyim.

sayende anneyim.

bunun için dünyaları versem sana yetmez.

geceler boyu benim annelik seçimime saygı duyarak ayakta geçirdiğin saatlere.

tüm yorgunluğuna rağmen onu gördüğünde göz kenarlarında oluşan gülme çizgisine.

hiç üşenmeden, her gün onu parka, yeşilliklere götürmene.

bana sessiz ve derinden her gün, yine yeniden, sevdiğim işi yapmam için verdiğin desteğe.

binlerce kez minnet.

yaptığım yemekleri beğendiğin için.

ben ameliyat olacağım zaman benimle saat 3’e kadar aç, susuz geçirdiğin için.

hamileyken her gece ayaklarımı sıvazladığın,

en zor günümde elimi tuttuğun,

ağlarken saçımı okşadığın,

gülerken boynuma sarıldığın,

benimle doğumda elele kenetlendiğin,

sancılar boyu dansettiğin,

bedenimin tüm ağırlığını taşıdığın,

beni benden iyi tanıdığın,

bana katlandığın için.

teşekkür çok zayıf kalıyor.

nice nice mutlu yıllara.

beraber.

hep beraber.

senin oluşturduğun bu aileyle.

seni çok seviyoruz.  sonsuz.

iiki dudun!