Bu ay benim arınma ayım.

Bu ay doğum yaptığım ay olacaktı.  Bir erkek bebeği kollarıma aldığım, göğsümde o sızıyı yeniden hissettiğim, emzirdikçe bağlandığım, duygulandığım, ağladığım, güldüğüm, evimin insanlarla dolduğuna hem sevindiğim hem söylendiğim bir ay olacaktı.  İki koynum da dolu olacaktı sonunda, koltukaltlarım kabarık.

Havuz içinde deneyecektim doğum sancılarımı geçirmeyi – havuz bile belliydi. Ada’yı yanımda tutacaktım mümkün mertebe, onun gözünün içine bakmanın bana verdiği kuvveti kullanacaktım.  Bebeklere titreyen bir sevgiyle yaklaşan küçük kızım hem çok kıskanacak hem kim bilir nasıl sevinecek, nasıl sevecekti kardeşini.  Muhakkak ranza isteyecekti bir noktada.

Baba kesin birkaç sakal daha beyazlatacak, uykusuz ama mutlu olacaktı.  Doğum anında anlayacaktı bu sürprizin nerden çıktığını.  Kalbi şişince o an, bilecekti.  Kim bilir belki bir fotoğrafçı dostum yakalayacaktı bu anı.

Yerine, bu Şubat ayı benim arınma ayım oldu.  Bu Şubat’ı hatırlamak için yerine birşey koymak istedi beynim sanırım.  Yolum birgün ayurvedaya düştü.  Hızla kendimi 10 günlük bedensel bir temizlik içinde buldum.  Hiç sorgulamadım. “Neden yapıyorum? Doğru mu yapıyorum?” demedim.  Karşıyım esasında detox vari şeylere.

Bu sabah – başka kalktım yataktan.  Dingin, sakin, dinlenmiş, sanki yıllarca uyumuş, daha rahat düşünebilen, bir anda birçok şeyi net görebilen bir Aslı.  Tanımıyorum ben bu beni.  Ya da unutmuşum.  Hamarat, enerji dolu ve hafifim.  Kilolarca sanki. Onlarca.

Bu ay yenilenecekti hücrelerim sıfırdan.  Yeni kan dolanacaktı damarlarımda.  Oldu da işte aynen öyle.

Bu ay, bu 2012 senesinin bu özel Şubat ayı.

Herkese teşekkürler.

Hepinizin enerjisi benimleydi geçen hafta.

Melekler çevremdeydi.  Hastane personeli ve doktor kılığındaydılar, bebeğimi kucaklayıp götürdüler.  Yolu açıktı, biliyorum.

Yorum bırakan, beni anlayan, anlamayan, kınayan, destekleyen herkese teşekkür ederim.  İçimdeki karşıtlığı temsil ettiniz.

Salı günü bebeğimi aldırmadım ben, onu kızımı dünyaya getirdiğim gibi dünyaya getirdim ve meleklere teslim ettim.  Hayatımın en kötü, fakat aynı zamanda da garip birşekilde en ruhani tecrübelerinden biriydi.

Amerikan hastanesinin doğumhanesindeydim, defalarla içinde koşuşturduğum ve insanların geçişlerine şahitlik ettiğim bu sanki büyülü odada, hepsinin yüzleri teker teker gözümün önünde, bebeklerini karşıladıkları, kucakladıkları anlar beynimde.. Fakat bu sefer yatakta ben vardım… O odanın güzel enerjisi ve sevgili, sabırlı, yumuşak doktorum Dr. Zeki Şahinoğlu ve sevgili Salima hemşirenin desteğiyle ben de bir geçiş yaşadım… Her geçiş keyifli ve mutlu olmuyor, bunu anladım, ama her geçiş bir transformasyon, her doğum bir döngü, her sancı bedenin ruha bir çağrısı.

Beni sarmalayan sevgi çok büyüktü.  Minnettarım.

Hepiniz yanımdaydınız.  Bebeğim sevgiyle gitti.  Teşekkür ederim.

bu sefer ortasındayım zorluğun. dualara ihtiyacım var.

“Allah kahretsin,” demiştim ilk 2 çizgiyi gördüğümde.

Ne utanmıştım sonra.  Yazacağım deyip bir türlü yazmaya elimin gitmemesinde var mıydı bir hacet.

Ada o kadar büyük krizler geçirdi, bulantılarım beni o kadar yatağa bağladı ki, kaldım böyle arada derede.

Genelde olayları özümsedikten ve çözümledikten sonra yazıyorum.  Bir başkasına faydası olur diye.

Şimdi ise tam ortasındayım zorluğun.  Kemiklerimi acıtan yerdeyim.

13.5 haftalık down sendromlu bir erkek bebeğe gebeyim.  Benim yerimde olan annelerin %97 sinin yaptığını yapacağım yarın, çok zor da olsa ona veda edeceğim.  Keşke anlatacak cesurluk öykülerim olsaydı, keşke alternatif kalabilseydim, eğitici olabilseydim, az seçilen yolu seçebilseydim.  Bu sefer olmadı.  Cesaret edemedim.  Hayatım boyunca da bunu taşıyacağım.

Cennetteki bebeklerimin sayısı ikiye çıkacak, dünyada ise bir tane pırlantam var.  Ne saçma değil mi?

Buraya yolunuz düşerse yarın, bebeğim için bir güzel düşünce gönderirseniz sevinirim.

Birgün, belki anlayacağım.  Ama şimdi, bir tek acıyorum.  Hem de çok.

Elveda bebeğim. Seni seviyoruz.

ve işte yine yeniden.

tek sayıları seviyorum.

üç’ü özellikle.

hayatım hep üç etrafında dönüyor.  düşündüğüm herşeyi üç kişi için düşünüyorum.

biz üç kişilik bir aileyiz.

20 sene sonra da gözümdeki senaryo bu şekilde canlanıyor.  bu çok tanıdık ve kolay.

hopp, bızzzt, ay tutulması, karmaşa, tepetaklak…

—-

iki çizgi mi?????

—–

film burada koptu.

ve burada başlıyor hikayenin devamı.  48 saat içinde başıma gelen tesadüf(!)lerin beni nerelerden nerelere getirdiğini, an be an paylaşacağım.

dördü sevmeyi öğrenirken, dördün hissettirdiklerini yazacağım.

işte o gün, tam da böyleydik.

gözün gördüğü mü? kalbin hissettiği mi?: