Music Together

Sizinle çok keyifli bir aktiviteyi paylaşacağım.

İtiraf ediyorum, çocukları yaşlarına göre gruplandıran, doğal yaşam koşullarından uzak (hangi toplum/topluluk aynı yaş insanlardan oluşuyor?) oyun grupları ve anaokullarından pek haz etmiyorum.

Ada’nın kendi ailesi ve ailesinin arkadaşları çevresinde ‘doğal’ olarak sosyalleştiğini düşünüyordum.  Duvarların tavana kadar değişik oyuncakla dolu olmadığı, etraftaki nesnelerle oyun oynayarak, ve hayata oyun aracılığıyla bakarak büyümesi yeterli geliyordu.

Ayça bana ilk ‘Music Together‘ dan bahsettiğinde biraz araştırma yaptım.  Ne de olsa evime bir hayli uzak bir yerdeydi.  Burnumun dibindeki MyGym ve benzerleri müzik gruplarından farkının anlamaya çalıştım.  O aralar Ada artık yaşıtlarını görmeye başlasa iyi olur diye düşünüyordum.  Evde arkadaşlarımın çocuklarıyla kurmayı planladığımız doğal oyun grupları herkesin meşguliyetlerinin çakışması sonucu suya düşmüştü.

Bir denemeye karar verdik.

Şimdi nasıl bırakırız bilemiyorum.

Burada duvarlar boyu yükselen oyuncaklar yok.  Belirli bir zaman diliminde belirli bir aktivite yapılması beklenen anaokulu ortamı yok.    Muzikal sesi olan her alet kullanılıyor.  (Mutfak aletleri dahil) Kalın sesler, ince tınılar, devamlı sesler, yükselen sesler…  Çok duyulara hitab eden bir şekilde akıp gidiyor.  İtiraf etmeliyim Yapıncak‘ın kendi enerjisi bu işe çok bireysellik ve keyif katıyor.   ‘Müessese’ hissi ortadan kalkıyor.  Çocuklar kendi zamanlamalarında katılıyorlar aktivitelere.  Hiç zorlama, kurallar yok.

Bir güzelliği de aileler hep birlikte gelip müzik yapıyorlar.  Dışarıdan görseniz, anne-babalar çocuklardan daha çok mu eğleniyor diye düşünebilirsiniz.

Ada başlarda eli ağzında bir köşede izleyici rolünü çok iyi benimsedi.  Acaba pek bir etkisi olmadı mı diye düşündüğüm günler oldu.

Fakat son iki derste bir açıldı ki sormayın.  Şimdi şarkılardan favorileri var.  Her biri için değişik dansları var.  Müzikal bir kulağı da gelişti… Sanırım biz gitmeye devam edeceğiz.

Nisan’da başlayacak Bahar dönemi için kayıtlar devam ediyor sanırım.  Detayları inceleyebilirsiniz:

www.musictogetherist.com

Music Together Istanbul Facebook Grubu

Ve tabi ben dayanamadım, son derste biraz fotoğraf çektim:

ağlama izni

Ben artık kızımı ağlatıyorum.

Ama bakın nasıl:

Ağlamasına izin veriyorum.  Ağlamayla ilgili kendi çocukluğumdan gelen travmalara rağmen ihtiyaç olan ağlama ile, ‘bırak ağlasın(cry it out)’ arasındaki çizgiyi belirginleştirmeye, daha sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorum.

Bunun benim için ne kadar zor birşey olduğunu kelimelerle anlatmam imkansız.  Ama deneyeceğim.

Daha önce de yazdığım gibi, ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  İhtiyaçlarına hep ‘anında’ cevap verdim.  Fakat yakın zamanlarda farkettim ki bunu yapmak adına ufak gündelik travmalarıyla kendi başa çıkabilme kapasitesini elinden alıyorum.  Ağlama hissi geldiğinde onu o duygudan uzaklaştırmak için elimden geleni yapıyorum.  Yakın zamana kadar da çoğunlukla ağzına bir meme tıkıyordum.  (evet, kendiminkini, plastik olanları hiçbir zaman almadı)

Sonuçta Ada şu iki şeyi öğreniyor:

  1. Her ne olursa olsun, ağlamak kötüdür.  Ağlama duygusu yanlıştır.  Bu hissetttiğim ağlama ihtiyacını hisstemiyor olmalıyım.
  2. Her türlü sıkıntımı meme ile geçirebilirim.  Ama birtek meme ile.

Bunların ikisinde de nasıl bir hata ve kısır döngü olduğunu görebiliyor musunuz?

Peki, siz ağlayabiliyor musunuz?  İzniniz var mı?  Bağıra çağıra, duvarları inletircesine ağlayıp, ağlamanızı bitirmeye izniniz var mı?  Sizi sevenler sizi nasıl destekliyor?  ‘Ağla, bağır boğazlarını patlat,’ mı diyorlar, yoksa ‘ağlama, üzülme, gel seni bir içkiye, bir kahveye götüreyim,’ mi?  Bu soruyu kendinize gerçekten bir sorun.  Hangisi sizin kendinizi daha yi hisstemenizi sağlar?

Bu konuyu ilk sevgili Nilüfer Devecigil bana anlattığında yaşadığım ‘evet ya!’ hissini unutamıyorum.  Ama bunu hayata koymam çok uzun sürdü.  Hala kendim ağlama ile ilgili yaralarımdam iyileşebilmiş değilim.  Ama deniyorum.  Ve şimdi zor da olsa paylaşıyorum.

Ada’nın diş hikayesini takiben çok yakın zamanda onu gece memesinden kesmeye karar verdik.  Sebebi o olsun, olmasın, gece emmeleri iştahını da etkiliyordu… Bu benim için başlıbaşına bir zorluktu.  Ama bu sefer kararlıydım.  Kendime 2 gün verdim.  İki gün Ada’nın buna hazır olup olmadığını anlayacak, ama ağlamasına izin vermeye çalışacaktım.  Herkesin tavsiyesinin aksine evden çıkıp gitmedim.  Bu işi eşime yüklemedim.  Gece meme emmek için uyandığında yanına gittim, kucağıma aldım ve artık gece meme ememeyeceğimizi, gece herkesin uyuduğunu, güneş çıkıp gökyüzü ‘mami’ olduğunda gene emebileceğimiz anlatmaya çalıştım.

Deliler gibi bağırdı.  Boğazlarını patlattı.

Aklımdan hep Nilüfer‘in sözleri geçti. “Ağlayan çocuk iyidir.  Ağlayan çocuk ilişki kuruyor demektir. Ağlamak travmasıyla başa çıkmasına yardımcı olacak.  Ağlamasına izin vermek gerek…”

Ben de içimden, içime ağladım.  Ona sarıldım, hiç bırakmadım.  Saçını okşadım.  Ağlamasının çok haklı bir his olduğunu, bu duygunun çok doğru olduğunu söyledim.  İkimizin de büyüdüğünü, bu yolu beraber geçeceğimizi, her zaman yanında olduğumu anlattım.  Boğazım düğümlendi ama sabaha kadar konuştum.  Dönem dönem sustu, dönem dönem ağladı.  Bu terane gece 3’ten sabah 9’a kadar sürdü.

İki gece.

Üçüncü gece uyanınca yanına Memo gitti.  İki ağladı sonra sesi kesildi.  Sabaha kadar kulağım onda oldu, ama sabah yedi olana kadar beni çağırmadı.

Üzerinden 3 hafta kadar geçti.  Her sabah 7’de gittim, emzirdim.  Beni ‘anne!, mami!’ diye çağırıyor.  Henüz bizim yatağımıza da gelmek istemedi.  Bir şekilde kendi arzusuyla odasında, yatağında yatıyor.  Gece uyanıyor ama ağlamadan, kapısından babası pış pış yapınca uykuya geri dalıyor.  Sabahları sarmaş dolaş yatıyoruz gene.  Dilediği kadar emiyor.  Gündüz bir daha istemiyor.

Koşuyor, geliyor, boynuma sarılıp öpüyor.  İlişkimiz başka bir boyuta geçti sanki.  Önceden yapmadığımız bir sürü yeni şey yapıyoruz.

Bir kapıdan geçtik.  Artık gün içinde yaşadığı küçük travmalarda da ‘ağla bebeğim, çok haklısın, böyle bekliyordun, şöyle oldu, ağla’ diyip koynumda tutuyorum.  3 dakika ağlıyor.  susuyor.  Diğer çocuklarla daha rahat sosyalleşiyor.  Üzerine bir büyüklük havası geldi ki sormayın.

Merak ediyorum, siz çocuğunuzu ağlatıyor musunuz?  Ağlatabiliyor musunuz?

Bir diş hikayesi…

Şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksınız… Yani ben hala inanamıyorum.

Burada hiç bahsetmedim sanırım, ama Ada yaklaşık 18 aylık olduğundan beri üst ön dişlerinde renklenmeler başladı.  Zamanında, ismi lazım değil – esasında lazım da belki özelde – bir pedodontist (çocuk diş hekimi) bunların çürük başlangıcı olduğunu, tamamiyle anne sütünden kaynaklandığını, derhal kesmem gerektiğini, yoksa 6 ay içinde genel anestezi altında hepsinin doldurulması gerekebileceğini söyledi.  Ha, üstüne bir de alt yan keserlerinin henüz çıkmamış olduğunu, bunun için çok geç olduğunu ve büyük ihtimalle genetik olarak bu dişlerinin olmadığı gibi bir bilgi de ekledi.

Biz eşimle önce afalladık.  Nasıl çıktığımı bilmem o Levent’teki muayenehaneden; o sıcak yaz günü.  Kulaklarıma kadar kızarmıştım sinirden.  Bu genç, çok ünlü bayan bana anne sütünü derhal kesmemi ve dişler için en kötü şeyin bu olduğunu ısrarla söylemişti.  Bu benim kitabımda imkansızdı.  Vücudumdaki her hücre buna şiddetle karşı çıkıyordu.

Ne yapacağımızı düşünürken yaklaşık bir hafta geçti.  Ben bulabildiğim yerli yabancı bütün kaynaklardan bu bayanın teorisini öldürecek birçok bilgi bulmuş, hafif rahatlamışken, Ada’nın o asla çıkmayacak ön keserleri patlamasın mı?  Kadının kredibilitesi bir anda sıfıra indi. Rahat ettik.  Olay söylediği gibi olamazdı.  Bu çocuk çok fazla antibiyotik içmişti.  Bağırsak florası zaten mahvolmuştu.  Ağız florasından da daha iyi bir senaryo beklenmezdi herhalde.

Böyle 6 ay kadar geçti.  Her gece sarmaş dolaş, saatlerce meme ağızda nefis uykular çektik.

Sonra bir sabah dişini fırçalarken farkettim ki azı dişleri de hafif renklenmişti.  Bu işe yönelme vakti gelmişti.  Bir başka diş hekimi hikayesi daha başladı.  Bu sefer Akatlar’da – gene ünü ün yapmış – bir pedodontist beye yönlendik.  Kendisi bizi toplam 10 dakika bile görmedi.  Bayanın çizdiğinden çok daha ağır bir senaryo çizerek anne sütüne lanet üstüne lanet okuyarak bunun ameliyathanede yapılması gerektiğini, kendisinin anestezi ekibi yüzünden Kadıköy Şifa’yı tercih ettiğini, 16 dişinin 8’inin çürük olduğunu ve müdahele edilmezse apse yapıp düşeceğini söyledi.  Bu operasyon sırasında yanında olup olamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum.  “Asla ameliyathaneye giremezsiniz,” dedi.  E ben işim dolayısıyla hep giriyorum peki??? Kızımın yanına mı giremeyeceğim? Kesik yok? Kan yok? Eee?

Nasıl ağladığımı size anlatamam.  İlk defa anneliğimden şüphe ettiğim bir gündü.  Bir meme uğruna çocuğu sokacağım travmalara değecek miydi?  Kafam ilk defa bu kadar karışıktı.  Bir yandan okuduğum tüm kitaplar yüreğime yakınken, aklımda dönüp dururken, “ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmeden edemedim.

Eve gelip hızla forumlara sarıldım.  Önceden bahsettiğim Continuum Concept‘i uygulayan annelerin oluşturduğu bir forum var.  Gördüm ki çoğu çocukta oluyor.  Herkes “ozone tedavisi” diye birşeyden bahsediyor.  Tooth mousse adlı bir ürün kullanıyor.  Anne sütünü çocuklarını dinleyerek kesen, veya devam edenler var.  Beni alternativekidsteeth adlı bir yahoogroupa yönlendiriyorlar.  “Cure tooth decay” adlı bir kitap tavsiye ediyorlar.  Bu kitap birçok bilgi sistemimi yıkıyor.  Başım dönüyor, okuyorum.

Özet şu:

  1. Çürükler, eksik gıda almaktan oluşuyor.  Genetik faktörlerle hiç alakası yok.  Salyanın yapısı da çok önemli – ama bu da çok beslenmeye bağlı.
  2. Genelde fosfor ve kalsiyum dengesindeki bozukluklar buna sebep oluyor.  K2 ve D vitamini eksikliği de etkiliyor.
  3. Suda çözülen vitaminlerle yağda çözülen vitaminlerin dengesi de çok önemli.
  4. Bunu tekrar dengeye getirebilirseniz, çürüğü durdurabiliyorsunuz.  Hatta yumuşama başlamış bir diş bile kendine bir camsı tabaka yapıp korumaya alıyor.
  5. Ozone tedavisi (Healozone Treatment) – dişteki çürük yapan bakteriyi öldürüyor, çürüğü durduruyor.  Bir dişe uygulaması 40 saniye sürüyor.  Bir nevi ağız salyasının da nötralize olmasını sağlıyor. Dolguya kıyasla çok daha non-invasif bir uygulama.  Sağlıklı diş dokusuna hiç dokunmuyor.
  6. Tooth mousse diş kremi gibi birşey.  Dişin yeniden kalsifiye ve mineralize olmasına yardımcı oluyor.  Süt proteininden yapılıyor.  Günde 2 kez fırçalama sonrası uygulanıyor.

Bu bilgiyle donanınca yeniden, bu sefer ozone tedavisi araştırmasına, yeni pedodontistlere yol aldık.  iki kişiyle daha görüştük tavsiye üstüne.  İkisi de ılımlı yaklaştılar.  Ama ozone’u pek bilmiyorlardı.  Bir tanesi Zymaflor tabletini mutlaka vermemizi söyledi.  Florun zehir olduğunu bildiğimden buna pek yanaşmadım.  (Çocuğunuza veriyorsanız araştırmanızı tavsiye ederim)

Bir gece internette ısrarla gezerken Timuçin Bey‘e rastladım.  Türkiye’de ozone tedavisini yapıyordu.  Eşim hemen açıp konuştu.  Kapadığında yüzü düşmüştü.  Anlaşılan healozone bizim durumumuzda biraz geç kalmış oluyordu.  Ama gene de götürmeye karar verdik.

Bu 3 hafta önceydi.  Randevu bir şekilde dün gerçekleşebildi.

Ondan sonrası, mavi bir bulut.

Ofise girdik.  Son derece sempatik bir adam bizi karşıladı.

Uzun uzun hikayemizi dinledi.

Ada’yla konuştu.  Ona oyuncakların dişlerini gösterdi.

Sonra Ada’yı kucağına yatırdı.  Dişlerini inceledi.

Bir alet talep etti.  “Azılarındaki çürüklerin derinliğini ölçeceğim,” dedi.  Alette 4,5,7 gibi sayılar.

“10’dan yukarıda ancak çürük mineye girmeye başlar,” dedi.  Bunlar çok yüzeysel.  “Problem etmeyin.”

“Bu ön dişler leke gibi gözüküyor,” dedi.  Bir cila fırçasıyla derinliğini anlamak için izin istedi.

Verdik.

Ve.

O an.

Memo’yla gözlerimizin önünde.

Fırça değer değmez.

Dişlerin biri bembeyaz oldu. Pff. Leke uçtu.

İnanamadık.  Adam da inanamadı.

“Bunlar lekeymiş,” dedi.

4 ön diş.  Hani ameliyathanede oyulup doldurulacak olanlar.

Bugün hala şoktayım.  Ada’nın ön 4 dişi toplam 15-20 saniyede temizlendi.  2 hafta sonrasına azılarına ozone için randevu aldık.  Tam ozone için uygunmuş bu dişler.  Telefonda biz çok vahim bir senaryo çizince konuşmanın yönü değişmiş.

Üzerimden bir yük kalktı ki sormayın.

Hazirandan beri taşıdığım birşey.  Kararsızlıklar.  Pişmanlıklar.  Neler neler çıktı içinden.

Bugün, ben yeni bir insanım.

Tavsiyem: Annelik içgüdülerinizi asla bırakmayın.  Araştırın, yılmayın.  Aklınıza yatmayan hiçbirşeye paye vermeyin.  Diş konusunda bir sorunuz olursa bana yazın.  Bilgilerimi seve seve paylaşırım…

Sevgiyle…