Yine yeniden…Uyku.

Uyku ile ilgili yazdığım son yazıya gelen yorumlar ve bu sabah sevgili Ayça‘nın gönderdiği link üzerine sanırım bu konuya biraz daha eğilmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum.  Gelen yorumlardan anladığım birşey var ki beni şaşırtmadı.  Çoğu anne bunu canı gönülden yapmak istiyor ama yapamıyor.  Okuduğu herşey buna karşı geliyor ve bunu isteyen anne kendini suçlu hissediyor.  ‘Ne iyi oldu da sonunda böyle bir yazı okuduk,’ gibi bir yaklaşım var.  Mutlu oldum, iyi ki yazmışım dedim.  Çünkü dedim ya, bu anneler gibi ben de çok cebelleştim.  Bu bir tabu gibi, ‘tü kaka’ bir şey gibi karşılanıyor toplumumuzda.  Halbuki incelendiğinde ve eskilere gidildiğinde – veya daha az batılaşmış kesimlere – bu olay zaten böyle.  Kadın çocuğunu koynunda büyütüyor.  Başka türlüsünü bilmiyor.  Sen şimdi gidip ona ‘ben çocuğa süs püs içinde yatak yaptım,’ ‘koridorun sonunda bir odaya koydum, çocuğu da içine yatırdım’ desen kadıncağız bunu tasavvur bile edemeyecek.  (ve muhtemelen senin çocuğun için bayağı üzülecek)

Sabah dinlediğim programda Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin de yanı konuya değiniyor.  Bu ayrı odada yatırma olayı batılaşmış toplumlar dışında dünyanın hiçbir yerinde yok.  Şimdi bizim modern, okumuş, şehirli kadınlarımız da bu yüzden bunu istiyor olmaktan bir nevi utanç duyuyorlar.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bir noktada bu duyguların hepsini yaşadım.  Ama modern dünyanın bize sunduğu en güzel şeylerden birisi de sınırsız araştırma kapasitesi.  Bunları kullanıp sentezleyince bütün yollar Roma’ya çıkıyor işte bir şekilde.

Dikkat çekmek istediğim, önceki yazımda atladığım bir konu da anne ve bebeğin aynı odayı paylaşarak uykularında yakaladıkları uyum.  Beraber uyuyan bebek uyku evrelerini ve nefes düzenlemesini anneye uyduruyor (bkz. Dr. Sears Baby Book).  Uyku evreleri senkronize olunca, bebeğiniz belli bir ihtiyaçtan uyandığında, siz de zaten hafif uykunuzda oluyorsunuz ve uyanıp ona ilgi göstermeniz çok daha kolay oluyor.  Farklı odalarda yatınca bu uyum bozuluyor.  O uyanıp ağladığında siz muhtemelen ‘top patlasa duymam’ evresinde oluyorsunuz ve kalkıp, odaya sürünüp, bebeğe ilgi göstermek hem bedeniniz hem zihniniz için bir test haline geliyor.  Ben kaç kere bilirim eşimin beni sarsarak uyandırdığını.  Sanki yerin yedi kat dibinden kalkıp gelirdim resmen.  Beni en çok bu fikre ikna eden şeylerden biri bu uyumdur aslında.  Deneyin, göreceksiniz…

Bana yazan anneler arasında çocuklarının ayrı bir odada mutlu bir şekilde yattığını, ve bunun için bir zorlama veya ağlatma yapmadıklarını, kendi kendine böyle geliştiğini bildirenler olmuş.  Evet, bazı çocuklar daha az talepkar.  Çok küçük yaşta sunulanı beyinleri ‘olması gereken budur’ şeklinde kodladığı için daha ‘sorunsuz’ halloluyor bu konu.  Ama ben kesinlikle Sabiha hanım‘a katılıyorum.  Çocuk doğasında, insan doğasında bu var.  Susan çocuk bir nevi iletişim kurmayan çocuk anlamına gelebiliyor.  Buna dikkat etmek lazım.  İleride bunların etkileri daha farklı yerlerden çıkabiliyor.

Tabiki gene her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, ama benden paylaşması, ve gündemde tutması.  Daha ne kadar sizinle yatmak isteyeceğini sanıyorsunuz ki?  Gün gelecek, bu iş mazi olacak.  Tadını çıkarın derim ben.

* Fotoğraf için boich‘e teşekkürler.

Ödül ile Cezalandırma – Punishment by Reward

Dedim ya şu Continuum Concept‘i okuduğumdan beri kafamda birşeyler yer değiştiriyor ? İşte bu da onlardan en önemlisi.  Bu ebeveynlik yöntemini benimsemiş anne-babaların en çok üzerlerinde durdukları konu, çocukları ödüllendirerek, veya ödüller sunarak nasıl zehirlediğimiz.  Dedim ya, beynim ters dönüyor.  Yıllar boyu biz ödülün iyi birşey olduğunu öğrenmedik mi?

Dinleyin şimdi:  Çocuğunuza dondurma almanın hiçbir sakıncası yok.  Ama yemeğini yedi diye almanın, hatta ‘yemeğini yersen alırım,’ demenin sonuçları uzun vadede çok zararlı.  Çocuğunuza şu mesajı veriyorsunuz: ‘Sen kendi vücudunun ihtiyaçlarını benim kadar iyi bilemezsin.  Ben her zaman senden iyi bilirim.  Ben senin yerine senin için en doğru şeye karar verebilirim.  Sen de beni dinleyip bana uyarsan istediğin birşeyi elde edebilirsin.  İkimiz de mutlu olmuş oluruz.  Ne güzel değil mi? Aferin.’

Şimdi bu çocuk tabi ki iç sesini dinlemeyi zamanla unutuyor.  Uslu çocuklardan, söz dinleyenlerden iyice korkmalı.  Annesi/babası/anneannesi hep onun için en iyisini ondan iyi biliyorlar.  Kendi iç sesi çocuğa zehir gibi geliyor ve toplumsal kabul görmek adına ondan uzaklaşıyor.  Bir ‘aferin’ daha alıyor.

Bir süre sonra yaptığı herşeyi ‘aferin ‘ için, kabul görmek için yapmaya başlıyor.  Aile de artık aynı teraneye ‘aferin’ demeyi bırakıyor.  Çocuk mutsuz, sinir krizleri geçiriyor, o ‘aferin”i alabilmek için önce olmadık şeyler yapıyor, sonra denileni yapıyor ve bir ‘aferin’ daha alıyor.  Bu sigara krizi, madde bağımlılığı gibi birşey.  Hep daha fazlası hep daha fazlası gerekiyor.

Gün geliyor çocuk büyüyor, önce teenager, sonra yetişkin oluyor.  İç sesi onu ara ara yokluyor ama o bir kere o sesin ‘tü kaka’ olduğunu öğrenmiş.  İnsanın öğrendiklerini silmesi unutması ve yeni bir yöntem öğrenmesi çok zor.  Kendi kararlarını veremiyor ama anne-babasının kandırmaları ve istekleri de ona uymayınca çok büyük ikilem yaşıyor.  Hep başkalarından medet umuyor.  Doktoru onu kendi bedeninden daha iyi tanıyor.  Kocası onun için daha iyi kararlar verebiliyor.  İç sesini duymamak adına kendini hep başka şeylerle meşgul ediyor.  Hayattan ne istediğini bir türlü bilemediği için mutsuz yaşıyor ama bu mutsuzluğun sebebini de hiç bilemiyor.  Son derece iyi niyetli anne-babasıyla, kendine göre mutlu bir çocukluk geçirmişti halbuki (bakınca böyle hatırlıyor, çünkü ne istese alınmış, aferinlerle büyümüş bir çocuk o).  Evet anne-babasının dediklerini yapmış da almış ama zaten anne-baba bunun için yok mu?  Doğruyu onlar bilmiyor mu?

Bu kavram benim suratıma bir tokat gibi çarptı.  Nereye nasıl koyacağımı bilemiyorum.  Ada iyi olduğunu düşündüğüm birşey yaptığında ‘aferin’ ağzımdan fırlıyor, kendime kızıyorum.  Bu genelde katakulleyle bir yemeği yediği ve benim ana yüreğimin yağ bağladığı zamanlarda oluyor.  Annesini mutlu ettiği için mutlu oluyor o da.  Ama bu mutluluk maddenin verdiği anlık mutluluk mu?  Kafam biraz karışık açıkçası…

Bildiğim birşey var yalnız.  Çevremdeki 25-45 yaş arası herkes bir arayış içinde, herkes bir mutsuz.  Çoğu mutlu ve düzenli aile çocukları.  Hep iyi okullarda okumuşlar.  Ama biraz derine kazınca çıkıyor itiraflar.  Keşke’ler.

Kendi çocuklarımızın bu yöne gitmelerini engelleyebilir miyiz?  Siz ne düşünüyorsunuz?

*Fotoğraf için awonderfultreat‘e teşekkür ederim.

Çocuğunuz nerede uyuyor? (Gerçekten?)

Continuum Concept, attachment parenting (doğal ebeveynlik) vs anneliğim için esas aldığım birçok ekolün içinde çocuğunuzu koynunuzda yatırmak var.  Ama son zamanlarda konuştuğum çoğu anne babadan şu itirafı alıyorum: ‘Çocuğumuz gecenin çoğunu yanımızda geçiriyor.  Bundan da çok bir şikayetimiz yok…’  Bu bahsettiğim çiftlerin çoğu continuum’u hiç duymamış, attachment parenting’den bi-haber, annelerimizden alışagelmiş yöntemlerle çocuk yetiştiriyorlar.  Sakın yanlış anlamayın, burada anne-babalık seçimine asla bir yorum yapmıyorum, herkes kendine en uygun olan yöntemi seçiyor bence, ama bir şekilde ‘çocuk illa da yatağında uyumalıdır,’ kuralı değişik çevrelerde bile benzer şekillerde rafa kaldırılıyor durumda.  Bunun sebebini merak ediyorum açıkçası…  Halbuki konvansiyonel anneliğin başta gelen kuralı çocuğu şımartmamaktır.  Bunun da en yakından hısım akrabası ‘çocuğu ağlatarak uyku eğitimi vermek, kendi başına kalmayı öğretmek, sınırları çizmek’tir.  Ama işte öyle olmuyor anladığım…

Ben kendim AP (attachment parenting) ile geç tanıştım.  Ama tanıştığımda farkettim ki içten içe çok benzer birşeyler yapıyormuşum zaten.  Uyku dışında.  Ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  Hatta götürdüğüm bir psikologun öngördüğü Ferber tarzı dakika hesabı yaparak ortalama 2 hafta günde 1.5 saatten ağlatma metodunu duyunca kulaklarıma kadar sinirden kızarıp, bu seans için ödediğim yüzlerce liranın bir geri dönüşü olabilmesi adına kendimi alternatif kitaplara gömdüm.  Şu gün diyebilirim ki dolaylı yoldan o seansın bana çok büyük faydaları olmuştur.  Evet.

Dediğim gibi, uyku konusunda kararsızdım.  Emzirmek, kucağımda taşımak, sürekli dokunmak kadar doğal bir şekilde gelmemişti bana yanımda yatırma isteği.  Ya da gelmişti de bir çok çevresel nedenden dolayı susturulmuş kalmıştı.  ‘ Bir kez yatağına alırsan bir daha geri dönüşü olmaz’, ‘çocuk kendi kendine uyumayı öğrenemezse, senden hiç kopamaz, birey olamaz’, ‘kocanla ilişkin bozulur’, ‘çocuğu uykunda ezersin’, ‘çocuğu uykunda ezicem korkusuyla asla dinlenemezsin’.  Böyle bir sene geçti.  Ada bir yaşına gelene kadar odasında uyudu (ilk beş ay hariç).  Ama biz hiç uyumadık.  En son halimiz şöyleydi:  yatmak için yatağa gir, 20dk sonra uyan, kalk, koridorda sürün, emzir, 45 dk sonra uyumuyor diye babayı çağır, baba sallarken sen kestir, o uyutabilirse 1 saat max beraber kestirin.  Sonra sabaha kadar aynı terane devam etsin.  Şimdi siz buna çocuk yatağında uyuyor diyebilir misiniz?

Bir çok şey tavsiye edildi.  En baskılı gelen ise ‘çocuğu memeden kes, mama yedir uyut, sabaha kadar rahat rahat uyuyun’ idi.  Çekici geldi mi?  Evet belki 3 dakika filan.  Sonra Dr Sears’in kitapları düştü aklıma.  En önemlisi de ‘Nighttime Parenting’ (Gece Boyu Ebeveynlik) Kitabın ana teması şu:  Anne-babalık 9-5 bir masa başı işi değil.  Saatleri yok ve evet, gece de gündüz kadar işiniz olmalı.  (Buna iş olarak bakıyorsanız tabi) Çocuğun sağlıklı olarak büyümesi için bu gerekli.  Onun fizyolojisi gece boyu uyumaya göre ayarlı değil.  Hatta gece boyu uyutulan çocuklar daha fazla SIDS (ani bebek ölümleri) tehlikesi altında.  Ağlaya ağlaya ağlamamayı öğrenen bebekler çok küçük yaşta ebeveynleriyle ilişkiyi kesiyor.

Şimdi çekici geliyor mu o gece boyu uyku size?

Bana gelmedi ve içimin sesini duymama yardımcı oldu.  1 yaşını az biraz geçince Ada’yı yanımızı aldık.  İkimiz için de tarifsiz bir sene oldu diyebilirim.  Tavsiye ettiğim tüm arkadaşlarım diğerlerine tavsiye ediyor.  Siz siz olun, bana inanın.  Bu iş çığ gibi büyüyor.  Yatağında uyuduğunu zannettiğiniz o komşunun oğlu da geceyi muhtemelen anne babasının yanında geçiriyor.  Sağlıklı olanı bu.  Çocuk bu şeklide kendini ailenin bir parçası olarak hissediyor.  Anne-babasıyla ihtiyaçlarına göre ilişki içinde olan çocuk daha çabuk serpiliyor, özgürleşiyor.  Kendine güvenli, ihtiyacı olduğunda arkasında anne babasının olduğunu bilen, güçlü bir birey olabiliyor.  E hani siz en başta zaten çocuğun birey olabilmesi için vermemiş miydiniz şu uyku eğitimini?  Al işte.

Çocuklara ihtiyaçlarından vazgeçmeyi öğretmeyin.  Size ‘yemek yemeye ihtiyacınız yok,’ denmesi gibi birşey bu.  Çocuklara iç seslerini duymamazlıktan gelmeyi öğretmeyin.  İleride yetişkin olduklarında kendi kararlarını sağlam verebilmek için o sesi aradıklarında, bulabilsinler.  Onun, ‘o’ olmasına izin verin.

Bakın söylüyorum, ben çebelleştim bu konuyla.  Siz cebelleşmeyin!

Evet, sizin çocuğunuz nerede uyuyor?

* Fotoğraf için Mackeson’a teşekkürler.

Continuum – Süreklilik, Devamlılık, Olagelen, İçte olanı Takip Eden vs vs.

Öncelikle yok bu kelimenin Türkçesi.  İngilizcede uyandırdığı ‘içten geleni devam ettirme’ anlamı öyle tek kelimeyle anlatılacak birşey değil.

Temmuz ortası bir tarih.  Yoga’dan çıkmış, Aşşk’da laflıyoruz kızlarla.  Konu dönüp dolaşıp bu kitaba geldi.  ‘Çok acayip bişey, anlatamıyorum, okuman lazım,’ dedi Başak.  Aklımın bir köşesine yazdım.  Sonra birgün eski maillerimi temizlerken bir mail buldum Nur‘dan.  Ada’nın çok meme düşkünü olmasından, çok bağımlı olmasından ve mızmızlanmasından bahsetmişim ona.  O da bana bu kitabın sitesini yollamış.  ‘Çocuk merkezli’ bir yetiştirme biçiminin getirdiği dengesizlikleri anlatan.  Hadi, gene çıktı karşıma.  Direk siteden girdim sipariş verdim.

1 hafta sonra kapımdaydı.  Bir çırpıda okumak istedim, okuyamadım.  İngilizcesinin çok zor olmasının yanı sıra kavramlar o kadar öğrendiklerimizin dışında ki onları unutmak, birçok noktada başa sarmak gerekiyor.

Jean Liedloff bir antropolog.  Araştırmacı, yazar.  Güney Amerika ormanlarında geçirdiği 2 yıl boyunca Taş Devri kabileleriyle iç içe yaşıyor.  Yequana isimli bir kabilenin içinde geçirdiği uzun yıllar onların hayata bakışları ve çocuklarını yetiştiriş şekilleri çok ilgisini çekiyor ve bu tez için geri dönüyor.

Bu insanlar hayatlarından çok mutlular.  Mutluluk onlar için bir amaç değil.  Herşeyin içindeki güzelliği görebiliyorlar.  Hayatları tam, bir eksiklikleri yok.

Çocuklar hiçbir zaman birbirleriyle kavga etmiyorlar.  2 yaş sendromu geçirmiyorlar.  Anne-babalarının sözünden çıkmayı bırakın, onların dediklerini yapmak onlar için bir gurur meselesi.  Müthiş bir kabile içinde büyüme durumu var.  Destek karşılıksız. Herkes paylaşımcı.  Bir nevi ütopya diyebilirsiniz…

Biz Batı toplumları ve ondan etkilenen kültürler olarak bu kabileden en önemli eksiğimiz ‘human continuum’ denen insanlığın süregelmesinde DNA’sında olan beklentilerini karşılamıyor olmamız.  Çocuklarımızı ilk günden beri bir disiplin içine sokmaya çalışıyoruz.  Halbuki onların tek istedikleri annelerinin kollarında olmak.   Yataklar alıyoruz, süslüyoruz.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Pusetler alıyoruz, en pahalısından (evet ben de aldım) gezdirmek için.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Biberona alıştırıyoruz, emziğe alıştırıyoruz.  Bebek bezine alıştırıyoruz (Evet bunu detaylı konuşacağız)Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Ve sütünü orda emmek, uykuya orda dalmak.  Uyandığında ise gene orada güvende olmak.

Tek yapmanız gereken kendi ve bebeğinizin continuum’una saygı duyup onu emekleme yaşı gelene kadar hiç yere koymamacasına koynunuzda taşımak.  Bunun insanlığın tüm problemlerine çözüm olabileceğini söyleseler, yapar mıydınız?

Devamı gelecek…

 

NoT: Kitap için yapılan yorumlardan ilki: ‘ If the world could be saved by a book, this just might be the book’* John Holt.  Ne dersiniz?

* ‘Eğer Dünya bir kitapla kurtarılabilseydi, bu kitap o olurdu’ John Holt.

İhmalkar Anne

Uzun zaman oldu yazmıyorum.  Yazamıyorum.  Birikti birikti bir türlü satırları bulamıyor kelimeler.  Şaşıyorum.  Bekliyorum.  Geri gelsin diye.

Anlıyorum.  Kararsızlık durgunluğu bu.  Geçmesine izin veriyorum.  Kitaplar düşüyor kucağıma, insanlar giriyor hayatıma ve kararsızlığım yaz sıcaklarıyla beraber uçup gidiyor.  Soğuk, yağmurlu, evde kaloriferlerin yanmaya başladığı bu pazartesi günü girişimi yapabiliyorum.  Koca bir yaz geçirmişiz, ama yağmur damlaları ve bir sıcak kahveymiş beklediğim.

Anneliğimi şekillendiren birçok şeyin yaşandığı güzel bir yaz sona erdi.  Ada bugün 22 aylık.  Her geçen gün sanki bir öncekinden kat kat daha güzel.

Artık birçok şeyden daha eminim.  Kendime daha güvenliyim.  Kızımı dinlemeyi seçtim.  Her duyduğuma paye vermemeyi seçtim.  ‘Olmalı’ kavramını tamamen ortadan kaldırmayı seçtim.  Sütten kesmemeyi, yanımda uyutmayı, istediği her an kucağıma almayı ve yemek yemediği zaman asla zorlamamayı seçtim.  Evet 3 gün aç gezdi, ama şimdi masada oturmak onun için bir keyif.  İçgüdülerimin kapısını çaldım.  İçersi cıvıl cıvılmış.  Mutlu oldum.

The Continuum Concept ile devam edeceğim anlatmaya…