Ergo-nomik Taşıma

Bebeğinizi nasıl taşıyorsunuz?  Kucakta, anne kucağında, pusette?  

Bebeğiniz en çok kucakta mı durmayı seviyor?  Eyvah, şımardı mı yoksa?

Bu tip endişeler içinde olan anne babalara güzel bir haberim var.  Bebeğinizi hem kucağınızda taşımanızı sağlayan, hem de kollarınızı koparmayan yöntemler var.  Üstelik çok sofistike sistemler olması da gerekmiyor.  Bildiğiniz tarlada çalışan anneyi gözünüzün önüne getirin.  Özümüze çok da uzak değil yani.

Ha, bir de uzmanlar bebek gelişimi için faydalarını saymakla bitiremiyorlar.

İlginizi çekti mi?

Daha önce bir yazımda da bahsettiğim, bebeği giyme methodundan bahsediyorum.  İngilizce babywearing kelimesinden gelen bu terim, adı üstünde bebeğinizi bir aksesuar misali giymenizden bahsediyor.  Bunun bir cok yöntemi var.  Basit bir bez parçasıyla dahi kundak misali bebeği sarıp sırtınıza ya da göğsünüze asabiliyorsunuz.  Benim çok uzun süre severek kullandıklarımdan bir tanesi Moby Wrap.  Bebek mutlu, taşıyan mutlu.  Fakat bugün benim üzerinde duracağım daha çok bir sırt çantasını andıran Ergo Baby Carrier.

Uzun süre Moby ve benzeri bez parçalarını denedikten sonra, Ada’nın büyümesi ve ağırlaşması sonucu arayışlarım karşıma Ergo’yu çıkardı.  Ergo’da herşey düşünülmüş; sırtınıza ve belinize oturan kalın içi pedli askıları var.  Bebeğinizin omurga gelişimini destekleyen, oturduğu pozisyonda dizlerinin poposundan yukarıda kalmasını sağlayan bir sistemi var (Bebek taşıyıcılarında bu özelliği arayınız).  İsteğinize göre önde, sırtta veya kalçada taşıyabiliyorsunuz.  ‘Uyku şapkası’ sayesinde, bebeğiniz uyuyakalırsa kafasının düşmesini veya yüksek ışıktan rahatsız olmasını engelleyebiliyorsunuz.

Değişik taşıma şekilleri ve resim galerisi için tıklayınız.

Benzer özellikleri olan ürünleri burada incelemeniz mümkün.  Bildiğim kadarıyla Nilüfer Devecigil kendisi de bunları yaptırıp çeşitli yerlerde satışa sunuyor.  Internette yeterince ararsanız, kendiniz dikmek için kalıplar ve kumaş tavsiyeleri de bulmanız mümkün.  Özellikle Amerika’da bu büyük bir sektör ve almış yürümüş durumda.

Peki neden?

Sizin için kolaylık sağlamasının yanısıra bu tarz bebek taşımanın bebek üzerindeki faydaları çok çeşitli:

  1. Giyilen bebekler, en önemli hayatta kalma ihtiyaçları karşılandığı için daha sakin oluyorlar.  Taşıyıcıyı görebiliyor, koklayabiliyor, duyabiliyor, tadabiliyorlar.  Bu pozisyonda meme emebiliyorlar.
  2. Annenin ritmine anne karnından alışık olan bebekler, kendilerini daha güvende hissediyorlar.
  3. En çok öğrenmenin gerçekleştiği ‘Sessiz ama açık’ (quiet alert) durumda daha çok vakit geçiriyorlar.
  4. Anne-baba ve bebek arası bağ oluşumu hızlanıyor.
  5. Bebekler insan yüzündeki değişimleri ve mimikleri inceleyerek daha çabuk öğreniyorlar.
  6. Daha az ağlıyorlar.
  7. Anneler ve babalar, boş kalan elleriyle bir çok işi aradan çıkarabiliyorlar.

Liste uzayıp gidiyor.  Bir anne olarak bebeğinizin koynunuzda olmasını bilmekten gelen huzur ve mutluluk duygusunu da buraya eklemeden edemeyeceğim.  Ve ne olursa olsun, ne kadar ve neye ağlarsa ağlasın, onu giymeye başladığınızda susup sakinleyeceğine iddiaya girebilirim.  Bunu birçok kez yaşadım, ve her seferinde de şaşırmaya devam ediyorum.

Denemeniz şiddetle tavsiye edilir.  İyi giyimler…

O bir baba…

Kızı güldükçe yüzüne aydınlık gelir onun da.  Ağzı kulaklarına varır, cildi parlar, gözlerinin içinden o sevgi okunur derinden.  Anlarsınız.

bir pazar keyfi...

bir pazar keyfi...

Çıldırır bizimki onu görünce, titrer mutluluktan.  O kapıdan girdi mi akan her su durur, bırakılır yapılan her iş ve ona koşulur.  O kavuşma anına yalnızca seyirci kalır odadaki diğer insanlar.  O an, onlar bir bütün olur.

Kahkahalar savrulur, ordan oraya yürüyüş yapılır evin içinde, ileri geri, geri ileri.  Danslar edilir bağıra çağıra.  Bilmez Ada sözleri bizim gibi ama o da Ada gibi söyler zaten, gizli dillerinde…

Dolapta ‘ce-e!’ oynanır, odada kozmetik dükkanı kurulur, giyinme odasında bir bir yere iner sabahlıklar, saklambacın bir numaralı kuralıdır bu çünkü.  Hiç ‘hayır,’ demez bu baba.  Hiç üzmez.

Onları seyretmek tüm yorgunluğumu alır benim.  Kendimi uzaktan seyreder bulurum çoğu zaman, aralarına karışmaya kıyamadan…  Bakarım uzun uzun bu iki şen ruha ve sessizce şükrederim.  Hergün.

O bir baba… Ama o bir anne yarısı esasında.  Benim hayat arkadaşım, ikinci yarım.  O bir örnek baba benim gözümde.  Çoğu babanın yapmayacağı fedakarlıkları yapıyor.  Geceleri hep kalkıyor, yorgunluktan ölse de mutlaka oyun ritüellerini yerine getiriyor, kızını uykuya hep kendi elleriyle yatırıyor, sevgisine ve ilişkisine yatırım yapıyor.  En önemlisi de bundan keyif almasını biliyor.  

Ödülü: Kızıyla hayat boyu sürecek harika bir birebir ilişki… 

Günümüzün çocukları çok şanslı.  Ama benim tanıdığım bir tanesinin başına altın gagalı bir talih kuşu konmuş.  Konmuş ve onu hep korumuş.

Doğal ebeveynler, sakin bebekler

Dokunun.  Mümkün olduğu kadar.  Emzirin istediği kadar, o bırakana dek.  Taşıyın; sırtınızda, omzunuzda, belinizde bir çanta misali.  Sevin, sınırsızca, hissettirin bunu da.  Dinleyin içgüdülerinizi.  Korkmayın şımartmaktan.

Siz; sakin, mutlu, kendine yeten bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Tebrikler.  Geri dönüşü geç, ama sonuçları mükemmel olacak.  En önemlisi de yolculuğunuz çok keyifli…

Bu tarz çocuk yetiştirmenin literatürdeki adı ‘Doğal ebeveynlik‘.  Psikolog Nilüfer Devecigil bu akımın Türkiye’de önde gelenlerinden.  

Doğal ebeveynlik nedir?

  • Doğal ebeveynliğin temel taşı anne ile bebek arasında kurulan sağlıklı bağlanmadır.
  • Doğa, milyonlarca yıldır anne ve bebek arasındaki uyumu oluşturacak gerekli donanımı biyolojik olarak sağlamaktadır.
  • Dolayısıyla, anne ile bebek arasındaki bu bağ doğru kurulduğunda bebeğin beyin gelişimi ve kişisel gelişimi en üst noktaya ulaşır.
  • Bu bağın doğru kurulamaması kendini, çocuklarda hiperaktivite, öfke, empati eksikliği, sevdiği şeyleri paylaşamama; büyüdüğünde ise sağlıklı ilişkiler kuramama, güven eksikliği, terk edilme korkusu olarak gösterebilir.

Doğal ebeveynlik için rehber araçlar söyle sıralanabilir:

  1. Hamilelik, doğum ve ebeveynliğe hazırlık
  2. Sevgi ve saygıyla beslemek
  3. İhtiyaçlarına kulak vermek
  4. Tensel yakınlık
  5. Gece boyunca ebeveynlik
  6. İstikrarlı ve devamlılık arz eden ilgi
  7. Pozitif disiplin uygulamak
  8. Kişisel hayatta ve aile hayatında denge kurmak *

* Kuraldisi.com sitesinden alıntıdır.

‘Ben zaten buna benzer şeyler yapıyorum,’ derseniz, sizi tebrik ederim.  İçgüdülerinizi dinliyorsunuz demektir.  Bu felsefenin esası annelik içgüdülerine ve günümüz bilgi bombardımanıyla yozlaşmamış toplumlardaki çocuk yetiştirme yöntemlerine dayanır.  Benim kanımca, aldığı yeni isim, kendisini sonradan gelişen korkuya ve otoriteye dayalı ebeveynlik modellerinden ayırmak içindir.  

İngilizcede ‘Attachment Parenting‘ olarak geçiyor.  Yani ‘bağlı ebeveynlik’.  Bebek-anne, bebek-baba arasındaki bağı baz alıyor.  

Amerika’da bu akımın öncüsü Dr William Sears, anne ve babaların kendilerine en uygun sınırları kendileri bulmaları taraftarı.  Çok fazla bebek kitabı okuyup, onları uygulamaya çalışmanın amaçtan uzaklaştırıcı olabileceğini düşünüyor.  

Bebekle doğum sonrası hemen kurulan ilişkinin ‘ten tene’ devam etmesi ve bebeğin emzirilmesi önemli.  Uyku düzeni ise gene anne-babaya kalmış, fakat bebekle beraber yatmanın da hem fizyolojik, hem psikolojik bir çok faydası var.  Bunu başka bir yazımda irdeleyeceğim.

‘Bebeği giymek’ (Babywearing) şiddetle tavsiye ediliyor.  Ben kendimden biliyorum, Ada’yı hiçbirşekilde sakinleştiremediğimde, susturmanın ve rahatlatmanın tek yolu, onu bebek askısına koyup evin içinde dolaşmak.  Özellikle gazlı, sancılı, uykusu zor bebekleri olanlara tavsiye ederim.  Puseti boşverin, bebeğinizi giyin, sokağa çıkın.  Farkı göreceksiniz, ve asla bırakmak istemeyeceksiniz.  Bu konuyla ve değişik askılarla ilgili de bir yazı yazacağım.  Seçenekler çok, ama mantık çok basit.  Uzunca bir kumaş bile bunun için yeterli olacaktır.

Mutlu anneler, destekçi babalar ve sakin, huzurlu bebekler adına.  Şiddetle tavsiye edilir.

Kritik kararlar…

Şimdi gelelim şu doğum sonrası ortaya çıkan reflü meselesine.  Üstünde az durduğuma bakmayın, esasında bayağı ciddi birşey.  

Tıp literatüründe VUR olarak nitelendiriliyor.  Kısaca açıklaması, idrar yapma sırasında, ters bir akım oluşması ve mesanedeki idrarın dışarı atımı sırasında bir kısmının da böbreklere geri kaçması.  Bunun I ila V arası seviyeleri var.  I-III arası çok ciddi değil, böbreklere kadar çıkmıyor ve üreter adı verilen böbrek mesane arası yere geri kaçma yapıyor.  IV’den sonrası tehlikeli: eğer bebek bir idrar yolu enfeksiyonu geçirirse, bu enfeksiyonun böbreğe ulaşması ve böbrekde hasar oluşturması ihtimal.

Ada’nın durumunda VUR iki taraflıydı… Bir tarafı III, diğer tarafı ise IV-V olarak tanı konulmuştu.  

Geleneksel tıpta VUR’ın iki tedavi şekli var: Ameliyatla düzeltmek, veya VUR geçene kadar (ki çoğu vakada çocuk büyüdükçe kendisi geçiyor) antibiyotik profilaksisi, yani belli bir koruma dozunda günlük verilen antibiyotik.  Amaç idrar yollarını steril tutup enfeksiyonu önlemek.

Ada’ya önerilen yaşının (ve bedeninin)  küçüklüğünden dolayı antibiyotik tedavisiydi.  Bu tedavinin ne denli gereksiz ve esasında zararlı olduğunu anlayana kadar 14 ay boyunca sürekli istemeyerek antibiyotik içti.  Ta ki günlerden bir gün annesi ve babası yeter diyene kadar.

Bu tedavi şeklinin en yanlış üç yanı nedir?

  1. Tamamen korkuya yönelik bir tedavi şekli olması (aman çocuk steril kalsın…)  Halbuki biz bu düşünce şeklinden vazgeçmiştik ama dedim ya… Etkileri günümüze kadar sürdü.
  2. Çocuğun kişiliğine ve bireyselliğine saygısızlık:  Vücudunun istemediği birşeyi defalarla ve ısrarla tabiri caizse ağzına tıkmak.
  3. Antibiyotikler şu şekilde çalışıyor:  Vücuttaki tüm bakterileri zamanla yok ederek.  İyisiye kötüsüyle, kurunun yanında yaşı da yakarak.  İyi florası olmayan bağırsak sistemi her türlü saldırıya açık.  Yiyeceklerdeki proteinler mukoza yardımı olmadığı için direk kana karışıyor.  Vücut bunlara karşı bir savaş açmaya başlıyor.  Alerjiler ve gıda intoleransları da bu şekilde oluşuyor.  Enfeksiyonlara karşı bütün guardlar inik.  Kaş yapayım derken göz çıkarılıyor.  

Bugün düşündükce bunları nasıl yaptığıma inanın anlam veremiyorum.  Evet doktorların hepsi bu tedavinin yanlısı.  Evet hiçbir garantisi olmamasına ve sağlığına zarar vermesine rağmen ısrarla öneriyorlar.  ‘Ama kızınızın böbreği’ kartını sürekli oynuyorlar.  Ama biz bunları hani aşmıştık?  Hani çocuğumuza bağlılık üzerine bir ebeveynlik seçmistik, hani onun vücudunun sinyallerine kulak veriyorduk?  Bu ne perhiz ne lahana turşusuydu?

Bu 14 ay içerisinde (biz kış uykusundayken) Ada’nın geçirdiği sıkıntıları yazmadan edemiyorum:

  1. İnek sütü intoleransı
  2. kronik dil üzeri beyazlık (bağırsak mantarına bağlı olabilirmiş)
  3. sık sık ve uzun süren diyare 
  4. ısrarcı rota virus 
  5. katı gıdaları uzun süre reddetme
  6. iştahsızlık, kilo kaybı
  7. kilo kaybına bağlı bağışıklık sistemi zayıflaması
  8. idrar yolları enfeksiyonu…

Liste daha uzayabilir… Ama biz bir ‘dur,’ dedik artık.  Bir aydan fazladır Ada’ya antibiyotik vermiyoruz.  Bu uzun bir toparlama süreci olacak.  

Önce dili düzeldi, sonra bağırsakları, sonra iştahı hafiften iyileşti, daha keyifli bir çocuk oldu.  Ha, idrar yolu için de ne mi yapıyoruz?  İnanıyoruz.  Artık reflüsü olmadığına.  Enfeksiyon kapmayacağına.  Bir de sık sık tahlille kontrol ettiriyoruz.  Kontrolü elden bırakmadan kızımızı dinliyoruz.  Ana yolumuza geri çıktık.  Mutluyuz.

Not. Yolumuzu bulmamızda emeği geçen Sn. Dr. Hülya Sonügür ve Prof Dr. Ahmet Aydın‘a teşekkürü borç biliyorum.   Ahmet bey’in sitesini (www.beslenmebulteni.com) incelemenizi tavsiye ederim.  Ben şahsen çok şey öğrendim.

Doğal neden güzeldir?

Doğal doğum hakkında ne biliyorsunuz?  Bu iki kelime sizin için ne anlama geliyor?

Bu soruyu bana 2 sene önce sorsanız, hatta ilk hamileliğimin başında, ‘vajinal yoldan yapılan doğum’ olarak tanımlardım.  Yani sezeryan dışı olan her doğum, benim için doğaldı.

Sezeryana oldum olası hiç yanaşmadım.  Ama Ada’nın beni dürtmeleri olmasaydı, sanırım burada kalır ve onu ‘pitocin-epidural-epizio’ ücgeni içinde dünyaya getirebilirdim.  Allahtan bizimkinin özel tercihleri varmış…

Hamileliğimin ilk 6 ayı geçmişti bile bunları öğrenmeye başladığımda.  Bir bir kitaplar düşmeye başladı kucağıma: Pushed, Ina May’s Guide to Childbirth, A Thinking Women’s Guide to a Better Birth.  Sadece bunları okumak da kesmedi, Internet forumları hatmedildi ve yeniden başladı bir doktor-sistem sorgulama dönemi.  Fakat bu sefer zaman çok kısıtlıydı, el çabuk tutulmalıydı…

Daha bu yola yeni giren herkese en önemli tavsiyem: Doktorunuzla konuşunuz.  Asla ve asla unutmayınız, bu beden sizin ve ona ne yapılıp yapılmayacağı konusunda karar verme yetkisine sahip tek kişi sizsiniz..  

Benim fikrim şu: Doktorlar karşılarında genelde konu ile bilgisi kısıtlı ve ne istediğini bilmeyen kadınlarla karşılaşıyorlar.  Bu kadınları da suçlamamak lazım çünkü onlar da annelerinden, arkadaşlarından duydukları bir sistemin içinde, korku duygularıyla beslenerek yaklaşıyorlar doğuma.  Doktorlar da bu korkuyu batı tıbbının geldiği son nokta ‘rahatlatma’ tekniklerini sunarak sindirmeye çalışıyorlar.  Halbuki karşılarına biraz bilgili, okudukları için bedenlerine güvenmeyi ‘hatırlayan’ anne adayları çıkınca, daha hoşgörülü olabileceklerini düşünüyorum.

Tabi aksi de olabiliyor.  Benim durumumda olduğu gibi.  

Sanırım 36.haftaya girmiştim doktorumla ilk bu konuları konuşmaya başladığımda.  O zaman hafif hafif sezinledim çakışabileceğimizi.  Yeni bir doktor arayışına girmek için çok geç diye düşündüm… Ama esasında hiç de geç değilmiş.  

Okuduklarımdan doulalık mesleğinin Amerika’da yer edinmeye başladığını duymuştum.  Doulalar bir nevi ebe, fakat çocuk doğurtmuyorlar.  Doğum öncesi, sırası ve sonrasında anne ve babaya manevi destek, anlık verilmesi gereken medikal kararlar için bir arabulucu, bir tercüman oluyorlar.  Amaçları anneleri kuvvetlendirmek, onlara bedenlerini öğretmek ve doğal yollarla doğum yapmalarına vesile olmak.

Doula arayışına çıktım ben de.  Eşim önce çok gereksiz buldu, fakat beğendiğimiz adayla görüşmeden sonra aklına çok yattı.  Verdiğimiz en doğru kararmış meğer.  

Karen sayesinde yaşadığım tecrübeyi kelimelerle ifade etmem çok zor.  Herşeyi suni yoldan yapmaya ısrarlı doktoruma rağmen benim yaşadığım, huzur, güven, sıcaklık duygusu ve müthiş meditatif bir doğumdu.  Ada bize katılmaya karar verdiğinde 38. haftadan yalnızca 1 gün almıştık.  Gece yarısıydı.  Harika bir beden dansı başladı.  O geceyi sabah edip hastaneye gittiğimizde, yorgun ama çok mutluyduk.  Bütün gece mum ışığında, müzik dinleyerek, sancılar geldikçe onları beraber karşılayarak vakit geçirdik.  Doğal olarak seyreden doğumlarda vücudun her aşamada sunduğu hormon kokteyli insana çok derin ve tarifsiz duygular yaşatıyor.  Bunu ne kadar anlatsam da yeterince anlatamam.  Bu bebekle annesi arasında müthiş güzel bir iletişim… Hastanelerdeki suni sancı ilaçları (pitocin), ağrı kesiciler (epidural) bu büyülü iletişimi büyük ölçüde yok ediyor.  Anne bebeğinden, bebek annesinden güç alamamaya başlıyor.  Yanlış anlaşılmasın, tabi ki bunların çok gerekli olduğu medikal durumlar var.  Fakat rutin bir şekilde uygulanmasını sorgulayabilirsek, bu en güzel tecrübeyi hakkımızla yaşayabiliriz diye düşünüyorum…

Ben aylarca anlattım Ada’nın dünyaya gelişini.  İnsanlar bazen ümitle, bazen şaşkınlıkla, ama çoğu zaman da şüpheyle dinlediler.  Toplumsal kalıpları kırmak çok zor, haddime mi diye düşündüm bazen.  Ama bugün biliyorum ki hepimiz bunu yapmaya devam edersek, en iyi ihtimalle yerimizde sayarız.  Gelin, siz de paylaşın.  Güzel doğum hikayelerinizi anlatın.  Kadınlar duysunlar, duydukça hatırlasınlar, kuvvetlensinler.

Doğal neden güzeldir?  Çünkü esas olan odur.  Bu bu kadar basit ve yalın birşey.

Not: Aylar sonra sevgili arkadaşlarım Nur ve Başak‘ın öncülüğünde iki film seyrettim ki bahsetmeden geçemiyorum:  The Business of Being Born ve Orgasmic Birth.  Karşınıza çıkarsa, aman kaçırmayın.  Belki anlattıklarım yerine daha güzel oturabilir.

Fahri Diploma ve Doğu-Batı Sentezi

Beni tanıyanlar bilirler: araştırmayı, okumayı ne kadar cok severim.

Beni tanıyanlar şunu da bilirler: sağlık konusuna özel bir takıklığım vardır.

Bu ikisinin birleşimi eskiden kendisini ‘doktor hayranlığı’ olarak ortaya koyuyordu sanırım.  Sık sık da doktora giden bir insan olduğum için eşim bana ‘doktor delisi’ derdi.  Meğer sebebi başkaymış, varmış bir anlaşılamayan sağlık karması…

Araştırma meraklısı ruhum bu alanda bir eğitim ve aynı tarz bir ‘masa başı iş’le de birleşince tabiri caizse kimse tutamadı beni…  

Hayat önce bir kalp ameliyatı çıkardı karşıma.  17 yaşındaydım.  Internet yoktu.  Ama gene de araştırdım, inceledim.  Anne – babamın anlattığıyla yetinmeyip okudum da okudum.  Ameliyatı aklıma yatırdım, ama 17 yaş isyanları ve boyun eğmişliğiyle girdim ameliyathaneye…  

Çok yıllar sonra, 2006 yılının Ekim ayında, bir bebek düşürdüm günlerden bir gün.  Hayatımda en çok ağladığım günlerden biri oldu o Ekim sonu, hafifçe güneşli olmasına rağmen bana buz gibi gelen gün.

Araştırmalarım bir büyük kistim olduğunu tesbit ettirdi bana.  Bu da doktor güvensizliğine dönüştü çabucak.  Nasıl göremezlerdi?  Doktor değil miydi bunlar?

Bir kalp, bir kist ameliyatı, düşürülen bebekten dolayı vücudu anlama çabası, Ada’nın böbreğiyle hızlanan araştırma ve yalınlığa dönme döngüsü… Doğal doğum yapabilmek için sisteme karşı bir savaş… Bütün bunlar okumaya daha da okuma kattı.  Teknik bütün terimlere hakimiyet kazandırdı.

Günlerden bir gün, Ada’nın doktorlarından birinin şu sorusu eşimi çok güldürdü: ‘Aslı hanım, siz tıp mı okudunuz?’

Bunu neden anlatıyorum?  Çünkü benim yolculuğum bunların üzerine gitmeye başlayınca hızlandı, anlamlandı.  Özellikle çoçuğunuz söz konusu olduğunda, doktorlar ne kadar güvenilir olsa da kendi araştırmanızı yapıp kendi içgüdülerinizle harmanlayıp, çocuğunuzu da dinleyerek bir orta yol bulmanızı şiddetle tavsiye ederim.  Batı tıbbı ne kadar gelişmiş olsa da doğu tıbbından öğrenilecek çok şeyi var.  Doktorlar ne kadar okumuş görmüş geçirmiş olsalar da, sizin çocuğunuz onların öz çocuğu değil.  Lütfen yanlış anlaşılmasın.  Doktorlara takdirim sonsuz.  Fakat bazen okudukları ekol itibariyle, semptom geçirici ve korkuya yönelik bir bakış açısına sahip olabiliyorlar.  Doğu sentezi burada önem kazanıyor.  Ve tabi sizin içgüdünüz.  

Sırada doğum var…

Şu mesele

Şimdi merak edenler vardır bu böbrek meselesi noldu diye… Son derece evrimsel geçirdiğim bir 4-5 ay sonunda, 27 Aralık 2007 tarihinde New York şehrinin ‘yukarı doğu’ bölümünde gözlerini hayata açtı Ada.  Hem de etrafında bulunan herkesin büyüsünden etkilendiği, dışarıdaki keskin soğuğa rağmen içlere akan bir ılıklık saçarak…

Suratımıza çarpan bir tokat gibiydi şu böbrek meselesi… Bir süre anlayamadık, çok üzüldük, çok ağladık… Bazı geceler sabaha kadar susmadı içimde feryatlar…  Sonra birden kesildi.  Bir sabah kalktım, gene fuzuli bir teste giderken, yolda gördüğüm bir arabanın plakası beni kendime getirdi.  Bir önceki gece yatarken bir işaret istemiştim evrenden… Herşeyin yolunda olduğunu bilmek istiyordum.  Kendi başıma çıktığım yürüyüşlerde bir ilham veya işaret göremiyordum çünkü… Şimdi farkediyorum ki çok zorla bakmış, burnumun ucunu göremez hale gelmişim…

O sabah doktora giderken gördüm arabayı…Plakası ‘ADA 4EVER’ dı.  Daha güzel bir işaret olur muydu?

Ondan sonra çok değişti bakışım olaylara.  Elbet vardı bunda bir hayır, vardı bir sebebi.  Suçlamamalıydım kendimi.  Sorgulamamalıydım herşeyi.  Oluruna bırakılmalıydı herşey.  Kızım bize gösterecekti yolu.  Hayret ettim kendime, buralara gelebilmiş olmama.

Böbrek meselesi de bu şekilde önemini yitirdi.  O cok soğuk 27 Aralık sabahından sonra yapılan testlerde korkulduğu gibi çalışmayan bir böbrek değil, yarısı çalışan bir böbrek vardı.  Yani bir beklerken 1.5 böbrekle karşılaştık.  Bu nasıl bir sevinçtir tahmin edebilir misiniz?  

Sonrasında yapılan tetkiklerde böbreklerde reflü bulundu.  Bir sonraki dersimiz burdan olacaktı… Moralimiz bozuldu ama kafamız düşmedi.  Bizim için bir sistem sorgulama dönemi başlayacak ve günümüze dek sürecekti gelişimi.  Toslayacaktık arada duvarlara, karışacaktı sağlık karmaları birbirine.  Ama bulacaktık yolumuzu: doğallık ve sadelikte.