Sade~ce Anne

Gebelik, bilgelik, sadelik, annelik, babalık, insanlık ve doğal bağlılık adına, dünyanın o en güzel, tadı tarifsiz hediyesinin paylaşım yeri, ortamı.

iyi ki varsın.

sen.

tanıdığım en şahane insan.

seninle paylaştığım 15 sene katlanıp, çarpılıp büyüsün istiyorum.

ben, bugün, senin sayende olduğum yerdeyim.

sayende anneyim.

bunun için dünyaları versem sana yetmez.

geceler boyu benim annelik seçimime saygı duyarak ayakta geçirdiğin saatlere.

tüm yorgunluğuna rağmen onu gördüğünde göz kenarlarında oluşan gülme çizgisine.

hiç üşenmeden, her gün onu parka, yeşilliklere götürmene.

bana sessiz ve derinden her gün, yine yeniden, sevdiğim işi yapmam için verdiğin desteğe.

binlerce kez minnet.

yaptığım yemekleri beğendiğin için.

ben ameliyat olacağım zaman benimle saat 3′e kadar aç, susuz geçirdiğin için.

hamileyken her gece ayaklarımı sıvazladığın,

en zor günümde elimi tuttuğun,

ağlarken saçımı okşadığın,

gülerken boynuma sarıldığın,

benimle doğumda elele kenetlendiğin,

sancılar boyu dansettiğin,

bedenimin tüm ağırlığını taşıdığın,

beni benden iyi tanıdığın,

bana katlandığın için.

teşekkür çok zayıf kalıyor.

nice nice mutlu yıllara.

beraber.

hep beraber.

senin oluşturduğun bu aileyle.

seni çok seviyoruz.  sonsuz.

iiki dudun!

yeni

yeniyi severmiyim bilmiyorum.

çok tutucuyum esasında.

bir çok konuda.

amaaaa….  sadece annenin yeni yüzü… yakında yayında!

Music Together

Sizinle çok keyifli bir aktiviteyi paylaşacağım.

İtiraf ediyorum, çocukları yaşlarına göre gruplandıran, doğal yaşam koşullarından uzak (hangi toplum/topluluk aynı yaş insanlardan oluşuyor?) oyun grupları ve anaokullarından pek haz etmiyorum.

Ada’nın kendi ailesi ve ailesinin arkadaşları çevresinde ‘doğal’ olarak sosyalleştiğini düşünüyordum.  Duvarların tavana kadar değişik oyuncakla dolu olmadığı, etraftaki nesnelerle oyun oynayarak, ve hayata oyun aracılığıyla bakarak büyümesi yeterli geliyordu.

Ayça bana ilk ‘Music Together‘ dan bahsettiğinde biraz araştırma yaptım.  Ne de olsa evime bir hayli uzak bir yerdeydi.  Burnumun dibindeki MyGym ve benzerleri müzik gruplarından farkının anlamaya çalıştım.  O aralar Ada artık yaşıtlarını görmeye başlasa iyi olur diye düşünüyordum.  Evde arkadaşlarımın çocuklarıyla kurmayı planladığımız doğal oyun grupları herkesin meşguliyetlerinin çakışması sonucu suya düşmüştü.

Bir denemeye karar verdik.

Şimdi nasıl bırakırız bilemiyorum.

Burada duvarlar boyu yükselen oyuncaklar yok.  Belirli bir zaman diliminde belirli bir aktivite yapılması beklenen anaokulu ortamı yok.    Muzikal sesi olan her alet kullanılıyor.  (Mutfak aletleri dahil) Kalın sesler, ince tınılar, devamlı sesler, yükselen sesler…  Çok duyulara hitab eden bir şekilde akıp gidiyor.  İtiraf etmeliyim Yapıncak‘ın kendi enerjisi bu işe çok bireysellik ve keyif katıyor.   ‘Müessese’ hissi ortadan kalkıyor.  Çocuklar kendi zamanlamalarında katılıyorlar aktivitelere.  Hiç zorlama, kurallar yok.

Bir güzelliği de aileler hep birlikte gelip müzik yapıyorlar.  Dışarıdan görseniz, anne-babalar çocuklardan daha çok mu eğleniyor diye düşünebilirsiniz.

Ada başlarda eli ağzında bir köşede izleyici rolünü çok iyi benimsedi.  Acaba pek bir etkisi olmadı mı diye düşündüğüm günler oldu.

Fakat son iki derste bir açıldı ki sormayın.  Şimdi şarkılardan favorileri var.  Her biri için değişik dansları var.  Müzikal bir kulağı da gelişti… Sanırım biz gitmeye devam edeceğiz.

Nisan’da başlayacak Bahar dönemi için kayıtlar devam ediyor sanırım.  Detayları inceleyebilirsiniz:

www.musictogetherist.com

Music Together Istanbul Facebook Grubu

Ve tabi ben dayanamadım, son derste biraz fotoğraf çektim:

ağlama izni

Ben artık kızımı ağlatıyorum.

Ama bakın nasıl:

Ağlamasına izin veriyorum.  Ağlamayla ilgili kendi çocukluğumdan gelen travmalara rağmen ihtiyaç olan ağlama ile, ‘bırak ağlasın(cry it out)’ arasındaki çizgiyi belirginleştirmeye, daha sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorum.

Bunun benim için ne kadar zor birşey olduğunu kelimelerle anlatmam imkansız.  Ama deneyeceğim.

Daha önce de yazdığım gibi, ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  İhtiyaçlarına hep ‘anında’ cevap verdim.  Fakat yakın zamanlarda farkettim ki bunu yapmak adına ufak gündelik travmalarıyla kendi başa çıkabilme kapasitesini elinden alıyorum.  Ağlama hissi geldiğinde onu o duygudan uzaklaştırmak için elimden geleni yapıyorum.  Yakın zamana kadar da çoğunlukla ağzına bir meme tıkıyordum.  (evet, kendiminkini, plastik olanları hiçbir zaman almadı)

Sonuçta Ada şu iki şeyi öğreniyor:

  1. Her ne olursa olsun, ağlamak kötüdür.  Ağlama duygusu yanlıştır.  Bu hissetttiğim ağlama ihtiyacını hisstemiyor olmalıyım.
  2. Her türlü sıkıntımı meme ile geçirebilirim.  Ama birtek meme ile.

Bunların ikisinde de nasıl bir hata ve kısır döngü olduğunu görebiliyor musunuz?

Peki, siz ağlayabiliyor musunuz?  İzniniz var mı?  Bağıra çağıra, duvarları inletircesine ağlayıp, ağlamanızı bitirmeye izniniz var mı?  Sizi sevenler sizi nasıl destekliyor?  ’Ağla, bağır boğazlarını patlat,’ mı diyorlar, yoksa ‘ağlama, üzülme, gel seni bir içkiye, bir kahveye götüreyim,’ mi?  Bu soruyu kendinize gerçekten bir sorun.  Hangisi sizin kendinizi daha yi hisstemenizi sağlar?

Bu konuyu ilk sevgili Nilüfer Devecigil bana anlattığında yaşadığım ‘evet ya!’ hissini unutamıyorum.  Ama bunu hayata koymam çok uzun sürdü.  Hala kendim ağlama ile ilgili yaralarımdam iyileşebilmiş değilim.  Ama deniyorum.  Ve şimdi zor da olsa paylaşıyorum.

Ada’nın diş hikayesini takiben çok yakın zamanda onu gece memesinden kesmeye karar verdik.  Sebebi o olsun, olmasın, gece emmeleri iştahını da etkiliyordu… Bu benim için başlıbaşına bir zorluktu.  Ama bu sefer kararlıydım.  Kendime 2 gün verdim.  İki gün Ada’nın buna hazır olup olmadığını anlayacak, ama ağlamasına izin vermeye çalışacaktım.  Herkesin tavsiyesinin aksine evden çıkıp gitmedim.  Bu işi eşime yüklemedim.  Gece meme emmek için uyandığında yanına gittim, kucağıma aldım ve artık gece meme ememeyeceğimizi, gece herkesin uyuduğunu, güneş çıkıp gökyüzü ‘mami’ olduğunda gene emebileceğimiz anlatmaya çalıştım.

Deliler gibi bağırdı.  Boğazlarını patlattı.

Aklımdan hep Nilüfer‘in sözleri geçti. “Ağlayan çocuk iyidir.  Ağlayan çocuk ilişki kuruyor demektir. Ağlamak travmasıyla başa çıkmasına yardımcı olacak.  Ağlamasına izin vermek gerek…”

Ben de içimden, içime ağladım.  Ona sarıldım, hiç bırakmadım.  Saçını okşadım.  Ağlamasının çok haklı bir his olduğunu, bu duygunun çok doğru olduğunu söyledim.  İkimizin de büyüdüğünü, bu yolu beraber geçeceğimizi, her zaman yanında olduğumu anlattım.  Boğazım düğümlendi ama sabaha kadar konuştum.  Dönem dönem sustu, dönem dönem ağladı.  Bu terane gece 3′ten sabah 9′a kadar sürdü.

İki gece.

Üçüncü gece uyanınca yanına Memo gitti.  İki ağladı sonra sesi kesildi.  Sabaha kadar kulağım onda oldu, ama sabah yedi olana kadar beni çağırmadı.

Üzerinden 3 hafta kadar geçti.  Her sabah 7′de gittim, emzirdim.  Beni ‘anne!, mami!’ diye çağırıyor.  Henüz bizim yatağımıza da gelmek istemedi.  Bir şekilde kendi arzusuyla odasında, yatağında yatıyor.  Gece uyanıyor ama ağlamadan, kapısından babası pış pış yapınca uykuya geri dalıyor.  Sabahları sarmaş dolaş yatıyoruz gene.  Dilediği kadar emiyor.  Gündüz bir daha istemiyor.

Koşuyor, geliyor, boynuma sarılıp öpüyor.  İlişkimiz başka bir boyuta geçti sanki.  Önceden yapmadığımız bir sürü yeni şey yapıyoruz.

Bir kapıdan geçtik.  Artık gün içinde yaşadığı küçük travmalarda da ‘ağla bebeğim, çok haklısın, böyle bekliyordun, şöyle oldu, ağla’ diyip koynumda tutuyorum.  3 dakika ağlıyor.  susuyor.  Diğer çocuklarla daha rahat sosyalleşiyor.  Üzerine bir büyüklük havası geldi ki sormayın.

Merak ediyorum, siz çocuğunuzu ağlatıyor musunuz?  Ağlatabiliyor musunuz?

Bir diş hikayesi…

Şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksınız… Yani ben hala inanamıyorum.

Burada hiç bahsetmedim sanırım, ama Ada yaklaşık 18 aylık olduğundan beri üst ön dişlerinde renklenmeler başladı.  Zamanında, ismi lazım değil – esasında lazım da belki özelde – bir pedodontist (çocuk diş hekimi) bunların çürük başlangıcı olduğunu, tamamiyle anne sütünden kaynaklandığını, derhal kesmem gerektiğini, yoksa 6 ay içinde genel anestezi altında hepsinin doldurulması gerekebileceğini söyledi.  Ha, üstüne bir de alt yan keserlerinin henüz çıkmamış olduğunu, bunun için çok geç olduğunu ve büyük ihtimalle genetik olarak bu dişlerinin olmadığı gibi bir bilgi de ekledi.

Biz eşimle önce afalladık.  Nasıl çıktığımı bilmem o Levent’teki muayenehaneden; o sıcak yaz günü.  Kulaklarıma kadar kızarmıştım sinirden.  Bu genç, çok ünlü bayan bana anne sütünü derhal kesmemi ve dişler için en kötü şeyin bu olduğunu ısrarla söylemişti.  Bu benim kitabımda imkansızdı.  Vücudumdaki her hücre buna şiddetle karşı çıkıyordu.

Ne yapacağımızı düşünürken yaklaşık bir hafta geçti.  Ben bulabildiğim yerli yabancı bütün kaynaklardan bu bayanın teorisini öldürecek birçok bilgi bulmuş, hafif rahatlamışken, Ada’nın o asla çıkmayacak ön keserleri patlamasın mı?  Kadının kredibilitesi bir anda sıfıra indi. Rahat ettik.  Olay söylediği gibi olamazdı.  Bu çocuk çok fazla antibiyotik içmişti.  Bağırsak florası zaten mahvolmuştu.  Ağız florasından da daha iyi bir senaryo beklenmezdi herhalde.

Böyle 6 ay kadar geçti.  Her gece sarmaş dolaş, saatlerce meme ağızda nefis uykular çektik.

Sonra bir sabah dişini fırçalarken farkettim ki azı dişleri de hafif renklenmişti.  Bu işe yönelme vakti gelmişti.  Bir başka diş hekimi hikayesi daha başladı.  Bu sefer Akatlar’da – gene ünü ün yapmış – bir pedodontist beye yönlendik.  Kendisi bizi toplam 10 dakika bile görmedi.  Bayanın çizdiğinden çok daha ağır bir senaryo çizerek anne sütüne lanet üstüne lanet okuyarak bunun ameliyathanede yapılması gerektiğini, kendisinin anestezi ekibi yüzünden Kadıköy Şifa’yı tercih ettiğini, 16 dişinin 8′inin çürük olduğunu ve müdahele edilmezse apse yapıp düşeceğini söyledi.  Bu operasyon sırasında yanında olup olamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum.  ”Asla ameliyathaneye giremezsiniz,” dedi.  E ben işim dolayısıyla hep giriyorum peki??? Kızımın yanına mı giremeyeceğim? Kesik yok? Kan yok? Eee?

Nasıl ağladığımı size anlatamam.  İlk defa anneliğimden şüphe ettiğim bir gündü.  Bir meme uğruna çocuğu sokacağım travmalara değecek miydi?  Kafam ilk defa bu kadar karışıktı.  Bir yandan okuduğum tüm kitaplar yüreğime yakınken, aklımda dönüp dururken, “ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmeden edemedim.

Eve gelip hızla forumlara sarıldım.  Önceden bahsettiğim Continuum Concept‘i uygulayan annelerin oluşturduğu bir forum var.  Gördüm ki çoğu çocukta oluyor.  Herkes “ozone tedavisi” diye birşeyden bahsediyor.  Tooth mousse adlı bir ürün kullanıyor.  Anne sütünü çocuklarını dinleyerek kesen, veya devam edenler var.  Beni alternativekidsteeth adlı bir yahoogroupa yönlendiriyorlar.  “Cure tooth decay” adlı bir kitap tavsiye ediyorlar.  Bu kitap birçok bilgi sistemimi yıkıyor.  Başım dönüyor, okuyorum.

Özet şu:

  1. Çürükler, eksik gıda almaktan oluşuyor.  Genetik faktörlerle hiç alakası yok.  Salyanın yapısı da çok önemli – ama bu da çok beslenmeye bağlı.
  2. Genelde fosfor ve kalsiyum dengesindeki bozukluklar buna sebep oluyor.  K2 ve D vitamini eksikliği de etkiliyor.
  3. Suda çözülen vitaminlerle yağda çözülen vitaminlerin dengesi de çok önemli.
  4. Bunu tekrar dengeye getirebilirseniz, çürüğü durdurabiliyorsunuz.  Hatta yumuşama başlamış bir diş bile kendine bir camsı tabaka yapıp korumaya alıyor.
  5. Ozone tedavisi (Healozone Treatment) – dişteki çürük yapan bakteriyi öldürüyor, çürüğü durduruyor.  Bir dişe uygulaması 40 saniye sürüyor.  Bir nevi ağız salyasının da nötralize olmasını sağlıyor. Dolguya kıyasla çok daha non-invasif bir uygulama.  Sağlıklı diş dokusuna hiç dokunmuyor.
  6. Tooth mousse diş kremi gibi birşey.  Dişin yeniden kalsifiye ve mineralize olmasına yardımcı oluyor.  Süt proteininden yapılıyor.  Günde 2 kez fırçalama sonrası uygulanıyor.

Bu bilgiyle donanınca yeniden, bu sefer ozone tedavisi araştırmasına, yeni pedodontistlere yol aldık.  iki kişiyle daha görüştük tavsiye üstüne.  İkisi de ılımlı yaklaştılar.  Ama ozone’u pek bilmiyorlardı.  Bir tanesi Zymaflor tabletini mutlaka vermemizi söyledi.  Florun zehir olduğunu bildiğimden buna pek yanaşmadım.  (Çocuğunuza veriyorsanız araştırmanızı tavsiye ederim)

Bir gece internette ısrarla gezerken Timuçin Bey‘e rastladım.  Türkiye’de ozone tedavisini yapıyordu.  Eşim hemen açıp konuştu.  Kapadığında yüzü düşmüştü.  Anlaşılan healozone bizim durumumuzda biraz geç kalmış oluyordu.  Ama gene de götürmeye karar verdik.

Bu 3 hafta önceydi.  Randevu bir şekilde dün gerçekleşebildi.

Ondan sonrası, mavi bir bulut.

Ofise girdik.  Son derece sempatik bir adam bizi karşıladı.

Uzun uzun hikayemizi dinledi.

Ada’yla konuştu.  Ona oyuncakların dişlerini gösterdi.

Sonra Ada’yı kucağına yatırdı.  Dişlerini inceledi.

Bir alet talep etti.  ”Azılarındaki çürüklerin derinliğini ölçeceğim,” dedi.  Alette 4,5,7 gibi sayılar.

“10′dan yukarıda ancak çürük mineye girmeye başlar,” dedi.  Bunlar çok yüzeysel.  ”Problem etmeyin.”

“Bu ön dişler leke gibi gözüküyor,” dedi.  Bir cila fırçasıyla derinliğini anlamak için izin istedi.

Verdik.

Ve.

O an.

Memo’yla gözlerimizin önünde.

Fırça değer değmez.

Dişlerin biri bembeyaz oldu. Pff. Leke uçtu.

İnanamadık.  Adam da inanamadı.

“Bunlar lekeymiş,” dedi.

4 ön diş.  Hani ameliyathanede oyulup doldurulacak olanlar.

Bugün hala şoktayım.  Ada’nın ön 4 dişi toplam 15-20 saniyede temizlendi.  2 hafta sonrasına azılarına ozone için randevu aldık.  Tam ozone için uygunmuş bu dişler.  Telefonda biz çok vahim bir senaryo çizince konuşmanın yönü değişmiş.

Üzerimden bir yük kalktı ki sormayın.

Hazirandan beri taşıdığım birşey.  Kararsızlıklar.  Pişmanlıklar.  Neler neler çıktı içinden.

Bugün, ben yeni bir insanım.

Tavsiyem: Annelik içgüdülerinizi asla bırakmayın.  Araştırın, yılmayın.  Aklınıza yatmayan hiçbirşeye paye vermeyin.  Diş konusunda bir sorunuz olursa bana yazın.  Bilgilerimi seve seve paylaşırım…

Sevgiyle…

Doğal Doğum ve Fotoğraf

Uzun süre düşündüm bu postu buraya yazıp yazmamayı… İki şapkamı birden takıp da kargaşa yartmak istemedim ama yok dayanamadım yazacağım.  Esasında tamamiyle doğal doğumda fotoğrafçının yeri nasıl olmalı, mahremiyet nasıl korunmalı onu yazacaktım.  Baktım Başak arkadaşım bunu kısa ve öz bir sekilde – hem de bir hamilenin gözünden – yazmış.  Ben de başka bir yöne çekeyim konuyu izninizle.

Bilmeyenler için ben bir doğum fotoğrafçısıyım.  İşim gereği sık sık doğumlara giriyorum.  Geçenlerde girdiğim bir doğumda birden farkettim ki bu iş ile ilgili sevmediğim bir sürü şey var.  Yanlış anlamayın, olayın duygusal tarafı o kadar yoğun ki benim için, çoğu zaman vizörün arkasında sıkışıp akan bir gözyaşı damlasını tutamıyorum. Ne harika bir iş yaptığımı hep kendime hatırlatıyorum ama dedim ya – birden canımı sıkan şeyler farkettim.

Müdahalaler.

Doğum öncesi takılan NST’ler, serumlar, anne adaylarını yatağa bağlayan uygulamalar.  ”Ağlama, bağırma,” vs gibi öğütler.  Donuk, soğuk, saat dolduran hastane personeli (evet, gerçekten).  Müdahale üzerine müdahale öneren nöbetçi doktorlar.  ”Hızlandırmamız lazım, bebek strese girmesin,” mentalitesi.  Acil sezaryen önerileri.  ”Kristal” denilen doğum sırasında annenin üzerine binme olayı.  Fotoğrafçıya “lütfen bunu çekmeyin” diyen doktorlar.  Bebek inmiyor diye vaktinden çok önce kesik atıp bekleme, icabında ikinciyi atma.  İnmeyen bebeği vakumla çekme ve evet, sonunda anneyi de bebeği de “kurtaran” mantık…

Ben şanslı bir fotoğrafçıyım.  Şu ana kadar girdiğim doğumların yalnızca %10u sezaryendi.  Ama bu müdahalelerin çoğu, ardı ardına, benim anne adaylarıma da yapıldı.

Benim kafama bu yatmıyor.  Genelde bir köşede sindiğim için içimde esen fırtınaları genelde hiç yansıtmamaya çalışıyorum.  Ve zaten anda bebeğin enerjisine kanallanmaya çalışıyorum.  O duygu seli içinde otomatik basıyorum deklanşöre.  Ama bir yerimden biliyorum.  Bu iş böyle olmamalı.  Ben böyle doğurmadım.  Dünyanın bir çok yerinde bu müdahelelerin bir kısmı yasak, yapılmıyor.

Bu konuya direk eğilen bir iş yapıyor güzel arkadaşlarım.  Bu müdahaleler hakkında nasıl bilgilenebilirsiniz?  Doktorunuzla neleri konuşabilir, neleri değişik yapmasını isteyebilirsiniz? Bebeğinize yapılan rutin müdahelelerin ne kadarı gerçekten gerekli?  Hangilerini istememe hakkınız var?  Size zaten hakkınız olan istediğiniz doğumu yaşama şansını işte bu bilgilenme süreci verecektir.

Bütün bunları araştırmanızı tavsiye ederim.  Ülkemizde bu konuyla ilgili opsiyonlar, eğitimler gittikçe çoğalıyor.  Bilgi için başvurabileceğiniz birkaç kaynak:

- www.do-um.com

- www.hamilelerkulubu.com

- www.dogaldogum.com

- pozitif dogum hikayeleri

İnceleyin.  Sanırım çok faydasını göreceksiniz.

Ayna Nöronlar ve Bazı Doğal Gıdalar – evet, nereden nereye

Sanırım Ada 7-8 aylıkken duydum ilk bu terimi.  Çocuk gelişim psikologu Dalya Benbasa‘yı ziyarete gitmiştik.  ”Çocuk niye yemiyor? niye uymuyor?” gibi klasik endişeli Türk annesi muhabbetleri içinde ortaya atıverdi bu lafı.  ”Yemediği, uyumadığı zaman sizin düşünceleriniz ne oluyor hiç dikkat ettiniz mi?” dedi.  ”Ay şimdi gene yemeyecek diye mi yaklaşıyorsunuz mesela?”

Hoşuma gitti eve gelince biraz okudum tabi.  Mantık şu – bebekler dünyayı etrafındakilerin hareket ve düşüncelerini izleyerek öğreniyorlar.  Sizin düşüncelerinizi bir şekilde ayna-lıyorlar.  Beyinlerindeki ilk düşünce kalıpları da bu haritaları baz alarak gelişiyor.

Düşünce gücüne %100 inanan ben tabiki ayna nöronlar sayesinde kızımı bir yo-yo misali oradan oraya sürüklüyordum.  Anneliğinin bazı yönlerine karar verememiş bir anne olarak kızıma bu sinyalleri ben veriyordum.  Şu an bütün dürüstlüğümle söyleyebilirim ki Ada’nın katı gıdalara ilgisiz olması beni gizliden mutlu ediyor, ona ayna nöronlar sayesinde bu bilgiyi ben veriyor, çocuğa resmen “Ye” derken “yeme!” diyordum.

Nasıl mı?  6-7 aylık bebeklerin büyük besin alımlarını katı gıdalardan almaya başlamaları gerektiğine inanmıyorum.  Az biraz patates püresi, pirinç havuç vs den nasıl bir besin alabilecekleri şüpheli bence.  Bu dönemde günde 150gr meyve – 200gr sebze, akşamüstü yoğurt vs yemeğe başlayan çocuğun midesinde en önemli şeye, anne sütüne yer kalmıyor.  Benim inanışım bu yönde olduğu için çocuğumun katı gıdalara ilgisini sıfırlamışım sanırım.  Şimdiki aklım ve bilgim olsa bu konuda daha dengeli, daha açık fikirli olmaya özen gösterirdim sanırım.  Ama benimkisi bir nevi çevreye tepki olmuş.  ”6 aylık” stresi başlar başlamaz ben önüme bir ağ örmüşüm ve bu düşünceyi Ada’ya taşımışım.

Hala bu konuda yol alıyorum, ve şaşırtıcı değil ki hala Ada yemeğe karşı çok isteksiz.  Yiyeceği sebzelerinin mevsim sebzesi olması, içine katılan et, tavuk suyunun ev yapımı olması (ve tabiki tavuğun ilaç çukurunda yaşadığı bir geçmişi olmaması), meyvelerin doğal tarımla yetiştirilmesi, yoğurdun ev yapımı ve mümkünse iyi bakteri ve besin değerlerinin çocuğa geçebilmesi için “çiğ” sütten yapılması gerekiyor.  Yediği mısır taneleri GDO’lu olmayacak, balığı çiftlik olmayacak.  E bu ortamları yaratmak da İstanbul’un göbeğinde biraz zor oluyor.  İmkansız değil – fakat zor.

Ben sanırım Ada’ya hala “kimyasal yetişmiş şeyler yiyeceğine hiç birşey yeme, anne sütüne devam et” sinyali veriyorum ki bilmiyorum daha ne kadar devam edebileceğiz.  Ama bildiğim birşey var ki ben bu konuda rahatlamadan büyük bir değişim yaşayamayacağız.  Bundan mutsuz muyum? Hayır.  Şu anda yalnızca “farkında”yım.  Bunun da bir takım değişiklikler için bir başlangıç olduğuna inanıyorum.

Yeri gelmişken değineyim.  Biz sütümüzü Aysun Teyze’den, sebze/meyve/ salça sirke vs gibi şeylerimizi de Pınar Hanım’dan Nazilli’den alıyoruz.  (Teşekkürler Ayça)Köy yumurtası ve tavuğu Serente’den, diğer şeyler ise Feriköy Ekolojik pazar, veya Kasımpaşa Kastamonu Pazar’ından.  Et ürünleri için de Titiz Et ve Tavuk Pazarını öneririm.  Maddeleyeyim:

  1. Çiğ süt – aysunthesutcu@gundonumu.biz.tr – Buradan cep telefonunuzu ve adresinizi kaydettiriyorsunuz.  Oturduğunuz bölgeye göre haftanın değişik günlerinde evinize geliyor.  5lt süt 12 TL
  2. Pınar hanım – Buradan Pınar hanım’a mail atın.  O da size her hafta liste gönderiyor ve o haftanın taze ürünlerinden seçebiliyorsunuz.  Aras Kargo ile 1 gün içinde kapınızda.
  3. Serente Organik Gıda pazarı
  4. Feriköy Ekolojik pazar ve Kasımpaşa Kastamonu pazarı (Cafe Fernando’yu ayrıca göz zevkiniz için geziniz)
  5. Titiz Et ve Tavuk pazarı -

Nasıl başladık nasıl bitiriyoruz!  Ama Afiyet olsun!

Asılı kalmış bu sessizlik…

…Buraya yapışmış.  Elim gidip de yazamamışım bir türlü.  Halbuki ne çok şey biriktirdim bu aralar.

Ama önce bununla başlarım.  Kızımın iki yaşına gelmesini burada değil de Facebook’ta kutlamışım bu sefer.

Şevklen buraya kopyalarım:

“Kafamda binbir düşünce, önümde binbir iş, bir gözümü açmışım 27 Aralık olmuş gene… Üzerinden tam 2 yıl geçtiğine şu satırları yazarken inanmam mümkün değil. Zamanın lineer olmadığına bir kanıttır bu benim kitabımda.

Bir bakmışım anne olmuşum. Bir gözümü açmışım, kucağıma fırlatmışlar o ufacık, sıcacık, tatlıcık inanılmaz varlığı. Sanki bir düşümde defalarla gördüm ben bu anı… Bir uykudur uyanmışım, kendime gelmişim, kendimi bulmuşum. Bir kol omzumdan dürtmüş beni, doğru yol bu taraf demiş, kucağıma da onu tutuşturmuş, yoluma koymuş.

Taşımışım kucağımda, koynumda, göğsümde. Akıtmışım hep bilmediğim bana bile yabancı o sevgiyi. Bilmemişim içimdeki çığ gibi büyüyen sıcaklığı. Hep beklemeden vermişim. Hep sevmişim. Kemiklerim ağrımış bu sevgiden, coşmuş yüreğim.

Bir gün tanıyarak bakmış bana. Gözlerini gözlerime dikmiş, minnet etmiş sanki. O günü unutamam. Bir gün yan dönmüş, bir gün elini uzatmış, bir gün boynuma sarılmış. Bir gün elimden tutmuş… O elim hala sıcak.

Bir gün bir bakmışım koşuyor, ‘anne!’ diye bana doğru. Dizlerimin bağı çözülmüş, orada yığılacağımı sanmışım… Ama anne olmuşum ben. Kalkanım var benim. Kalbim zırhlı.

2 tam yıl geçmiş, onun içimden çıkarak kucağıma kaydığı o anın üzerinden. İnsan unutur mu demeyin, detayları unutmaya başladım bile. Bir hüzün kapladı içimi bu gece. Ama onun kucağıma değdiği o anı sanırım mezara götüreceğim.

İnsan anne olunca anlar derler ya. Anne olmuşum ben. Anlıyorum. Şaşıyorum kendime ama anlıyorum.

Seviyorum, tüm kalbimle. Her gördüğümde içim cız ediyor. Görmediğim her an özlüyorum. Her girdiğim doğumda sanki yeniden doğuruyorum. Taze kalıyor o an gözümde.

Akşam oluyor. Sarılıyoruz, uyuyoruz kucak kucağa. Sabah ‘anne!’ diye atılıyor boynuma.

2 yıl geçti üstünden. 20 de geçse, 200 de geçse bu iş böyle. Ben anladım. Ben anneyim.

Doğum günün, doğum günümüz kutlu olsun bebeğim.

Tanıdığım tüm harika anneler adına.

27 Aralık 2009″

Yine yeniden…Uyku.

Uyku ile ilgili yazdığım son yazıya gelen yorumlar ve bu sabah sevgili Ayça‘nın gönderdiği link üzerine sanırım bu konuya biraz daha eğilmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum.  Gelen yorumlardan anladığım birşey var ki beni şaşırtmadı.  Çoğu anne bunu canı gönülden yapmak istiyor ama yapamıyor.  Okuduğu herşey buna karşı geliyor ve bunu isteyen anne kendini suçlu hissediyor.  ’Ne iyi oldu da sonunda böyle bir yazı okuduk,’ gibi bir yaklaşım var.  Mutlu oldum, iyi ki yazmışım dedim.  Çünkü dedim ya, bu anneler gibi ben de çok cebelleştim.  Bu bir tabu gibi, ‘tü kaka’ bir şey gibi karşılanıyor toplumumuzda.  Halbuki incelendiğinde ve eskilere gidildiğinde – veya daha az batılaşmış kesimlere – bu olay zaten böyle.  Kadın çocuğunu koynunda büyütüyor.  Başka türlüsünü bilmiyor.  Sen şimdi gidip ona ‘ben çocuğa süs püs içinde yatak yaptım,’ ‘koridorun sonunda bir odaya koydum, çocuğu da içine yatırdım’ desen kadıncağız bunu tasavvur bile edemeyecek.  (ve muhtemelen senin çocuğun için bayağı üzülecek)

Sabah dinlediğim programda Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin de yanı konuya değiniyor.  Bu ayrı odada yatırma olayı batılaşmış toplumlar dışında dünyanın hiçbir yerinde yok.  Şimdi bizim modern, okumuş, şehirli kadınlarımız da bu yüzden bunu istiyor olmaktan bir nevi utanç duyuyorlar.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bir noktada bu duyguların hepsini yaşadım.  Ama modern dünyanın bize sunduğu en güzel şeylerden birisi de sınırsız araştırma kapasitesi.  Bunları kullanıp sentezleyince bütün yollar Roma’ya çıkıyor işte bir şekilde.

Dikkat çekmek istediğim, önceki yazımda atladığım bir konu da anne ve bebeğin aynı odayı paylaşarak uykularında yakaladıkları uyum.  Beraber uyuyan bebek uyku evrelerini ve nefes düzenlemesini anneye uyduruyor (bkz. Dr. Sears Baby Book).  Uyku evreleri senkronize olunca, bebeğiniz belli bir ihtiyaçtan uyandığında, siz de zaten hafif uykunuzda oluyorsunuz ve uyanıp ona ilgi göstermeniz çok daha kolay oluyor.  Farklı odalarda yatınca bu uyum bozuluyor.  O uyanıp ağladığında siz muhtemelen ‘top patlasa duymam’ evresinde oluyorsunuz ve kalkıp, odaya sürünüp, bebeğe ilgi göstermek hem bedeniniz hem zihniniz için bir test haline geliyor.  Ben kaç kere bilirim eşimin beni sarsarak uyandırdığını.  Sanki yerin yedi kat dibinden kalkıp gelirdim resmen.  Beni en çok bu fikre ikna eden şeylerden biri bu uyumdur aslında.  Deneyin, göreceksiniz…

Bana yazan anneler arasında çocuklarının ayrı bir odada mutlu bir şekilde yattığını, ve bunun için bir zorlama veya ağlatma yapmadıklarını, kendi kendine böyle geliştiğini bildirenler olmuş.  Evet, bazı çocuklar daha az talepkar.  Çok küçük yaşta sunulanı beyinleri ‘olması gereken budur’ şeklinde kodladığı için daha ‘sorunsuz’ halloluyor bu konu.  Ama ben kesinlikle Sabiha hanım‘a katılıyorum.  Çocuk doğasında, insan doğasında bu var.  Susan çocuk bir nevi iletişim kurmayan çocuk anlamına gelebiliyor.  Buna dikkat etmek lazım.  İleride bunların etkileri daha farklı yerlerden çıkabiliyor.

Tabiki gene her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, ama benden paylaşması, ve gündemde tutması.  Daha ne kadar sizinle yatmak isteyeceğini sanıyorsunuz ki?  Gün gelecek, bu iş mazi olacak.  Tadını çıkarın derim ben.

* Fotoğraf için boich‘e teşekkürler.

Ödül ile Cezalandırma – Punishment by Reward

Dedim ya şu Continuum Concept‘i okuduğumdan beri kafamda birşeyler yer değiştiriyor ? İşte bu da onlardan en önemlisi.  Bu ebeveynlik yöntemini benimsemiş anne-babaların en çok üzerlerinde durdukları konu, çocukları ödüllendirerek, veya ödüller sunarak nasıl zehirlediğimiz.  Dedim ya, beynim ters dönüyor.  Yıllar boyu biz ödülün iyi birşey olduğunu öğrenmedik mi?

Dinleyin şimdi:  Çocuğunuza dondurma almanın hiçbir sakıncası yok.  Ama yemeğini yedi diye almanın, hatta ‘yemeğini yersen alırım,’ demenin sonuçları uzun vadede çok zararlı.  Çocuğunuza şu mesajı veriyorsunuz: ‘Sen kendi vücudunun ihtiyaçlarını benim kadar iyi bilemezsin.  Ben her zaman senden iyi bilirim.  Ben senin yerine senin için en doğru şeye karar verebilirim.  Sen de beni dinleyip bana uyarsan istediğin birşeyi elde edebilirsin.  İkimiz de mutlu olmuş oluruz.  Ne güzel değil mi? Aferin.’

Şimdi bu çocuk tabi ki iç sesini dinlemeyi zamanla unutuyor.  Uslu çocuklardan, söz dinleyenlerden iyice korkmalı.  Annesi/babası/anneannesi hep onun için en iyisini ondan iyi biliyorlar.  Kendi iç sesi çocuğa zehir gibi geliyor ve toplumsal kabul görmek adına ondan uzaklaşıyor.  Bir ‘aferin’ daha alıyor.

Bir süre sonra yaptığı herşeyi ‘aferin ‘ için, kabul görmek için yapmaya başlıyor.  Aile de artık aynı teraneye ‘aferin’ demeyi bırakıyor.  Çocuk mutsuz, sinir krizleri geçiriyor, o ‘aferin”i alabilmek için önce olmadık şeyler yapıyor, sonra denileni yapıyor ve bir ‘aferin’ daha alıyor.  Bu sigara krizi, madde bağımlılığı gibi birşey.  Hep daha fazlası hep daha fazlası gerekiyor.

Gün geliyor çocuk büyüyor, önce teenager, sonra yetişkin oluyor.  İç sesi onu ara ara yokluyor ama o bir kere o sesin ‘tü kaka’ olduğunu öğrenmiş.  İnsanın öğrendiklerini silmesi unutması ve yeni bir yöntem öğrenmesi çok zor.  Kendi kararlarını veremiyor ama anne-babasının kandırmaları ve istekleri de ona uymayınca çok büyük ikilem yaşıyor.  Hep başkalarından medet umuyor.  Doktoru onu kendi bedeninden daha iyi tanıyor.  Kocası onun için daha iyi kararlar verebiliyor.  İç sesini duymamak adına kendini hep başka şeylerle meşgul ediyor.  Hayattan ne istediğini bir türlü bilemediği için mutsuz yaşıyor ama bu mutsuzluğun sebebini de hiç bilemiyor.  Son derece iyi niyetli anne-babasıyla, kendine göre mutlu bir çocukluk geçirmişti halbuki (bakınca böyle hatırlıyor, çünkü ne istese alınmış, aferinlerle büyümüş bir çocuk o).  Evet anne-babasının dediklerini yapmış da almış ama zaten anne-baba bunun için yok mu?  Doğruyu onlar bilmiyor mu?

Bu kavram benim suratıma bir tokat gibi çarptı.  Nereye nasıl koyacağımı bilemiyorum.  Ada iyi olduğunu düşündüğüm birşey yaptığında ‘aferin’ ağzımdan fırlıyor, kendime kızıyorum.  Bu genelde katakulleyle bir yemeği yediği ve benim ana yüreğimin yağ bağladığı zamanlarda oluyor.  Annesini mutlu ettiği için mutlu oluyor o da.  Ama bu mutluluk maddenin verdiği anlık mutluluk mu?  Kafam biraz karışık açıkçası…

Bildiğim birşey var yalnız.  Çevremdeki 25-45 yaş arası herkes bir arayış içinde, herkes bir mutsuz.  Çoğu mutlu ve düzenli aile çocukları.  Hep iyi okullarda okumuşlar.  Ama biraz derine kazınca çıkıyor itiraflar.  Keşke’ler.

Kendi çocuklarımızın bu yöne gitmelerini engelleyebilir miyiz?  Siz ne düşünüyorsunuz?

*Fotoğraf için awonderfultreat‘e teşekkür ederim.

« Daha yeni yazılar · Eski Yazılar »
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 216 other followers