Sade~ce Anne

Gebelik, bilgelik, sadelik, annelik, babalık, insanlık ve doğal bağlılık adına, dünyanın o en güzel, tadı tarifsiz hediyesinin paylaşım yeri, ortamı.

Doğallık için arşiv

sizin geçişleriniz nasıl?

Uzun zamandır özlemle ve merakla hayata geçmesini beklediğim bir çalışmadan bahsedeceğim size.

Bol bol yazıp durdum, Continuum Concept, Attachment Parenting vs hakkında.  Gönlüme ve anneliğime en yakın bulduğum kavramlardı bunlar.  Ama çok önemli bir kısmının üzerinde durmamıştım.  Bu kavramlar bağlamında yaşanan ebeveynlik aracılığıyla kendimizde yaptığımız yolculuklar, üzüntüler, gözyaşları, feryatlar, kahkahalar… Bunlar bizi bizi yapan geçmişimiz ve taşınarak ebeveynliğimize geçişte “selam, ben burdayım,” diyorlar bize.  Sakladığımız, gömdüğümüz, unuttuğumuz herşey geri dönüyor.  ”Yarayım ben!” diyor, “benimle de ilgilen!”  Çocuğa ağladığı için sinirlenme olarak yansıyor bu.  Veya çocuğun önünde eşinle tartışma olarak.   Çocuk bunları alıyor bilinç altına, tıpkı bizlerin zamanla taşıdığı şeyler gibi biriktirme kutusuna atıyor…

Size çocuğunuzla ilişkiniz aracılığıyla tüm bu sıkıntıları günyüzüne çıkarabileceğinizi, kendinizi iyileştirirken çocuğunuzla sağlıklı bir ilişki kurabileceğinizi, çocukluktan genç kızlığa, oradan kadınlığa, iş hayatına, evliliğe ve en önemlisi ebeveynliğe geçişlerinizi yumuşatabileceğinizi, kucaklayabileceğinizi söylesem?  O 2 saat hiç durmadan ağlayan çocuğu yalnızca kucağınızda tutup içinizde feryat yerine dudağınızda gülümseme, kalbinizde huzur ile karşılayabileceğinizi söylesem?

Bunu Türkiye’nin doğası en güzel yerinde, 5 günlük bir paylaşım ve terapiler zinciri bünyesinde bulabileceğinizi söylesem?  İlgilenir misiniz?

Detaylar burada.

“Ebeveyn çocuğunu zeki diye algılarsa, çocuğun kendini tecrübesi de zeki olur. Ebeveyn çocuğu ile olmaktan keyif alırsa, o da kendi ile olmaktan keyif alır. Eğer ebeveyn ona ilgi gösterir, onla neşe duyar ve onu severse; çocukta kendini ilginç, neşe veren, ve sevilen biri olarak algılar. Onların kendilerini tanıma tecrübesi, bizim onlarla olan ilişkilerimizde saklı.”

Çizim: joojoo

Music Together

Sizinle çok keyifli bir aktiviteyi paylaşacağım.

İtiraf ediyorum, çocukları yaşlarına göre gruplandıran, doğal yaşam koşullarından uzak (hangi toplum/topluluk aynı yaş insanlardan oluşuyor?) oyun grupları ve anaokullarından pek haz etmiyorum.

Ada’nın kendi ailesi ve ailesinin arkadaşları çevresinde ‘doğal’ olarak sosyalleştiğini düşünüyordum.  Duvarların tavana kadar değişik oyuncakla dolu olmadığı, etraftaki nesnelerle oyun oynayarak, ve hayata oyun aracılığıyla bakarak büyümesi yeterli geliyordu.

Ayça bana ilk ‘Music Together‘ dan bahsettiğinde biraz araştırma yaptım.  Ne de olsa evime bir hayli uzak bir yerdeydi.  Burnumun dibindeki MyGym ve benzerleri müzik gruplarından farkının anlamaya çalıştım.  O aralar Ada artık yaşıtlarını görmeye başlasa iyi olur diye düşünüyordum.  Evde arkadaşlarımın çocuklarıyla kurmayı planladığımız doğal oyun grupları herkesin meşguliyetlerinin çakışması sonucu suya düşmüştü.

Bir denemeye karar verdik.

Şimdi nasıl bırakırız bilemiyorum.

Burada duvarlar boyu yükselen oyuncaklar yok.  Belirli bir zaman diliminde belirli bir aktivite yapılması beklenen anaokulu ortamı yok.    Muzikal sesi olan her alet kullanılıyor.  (Mutfak aletleri dahil) Kalın sesler, ince tınılar, devamlı sesler, yükselen sesler…  Çok duyulara hitab eden bir şekilde akıp gidiyor.  İtiraf etmeliyim Yapıncak‘ın kendi enerjisi bu işe çok bireysellik ve keyif katıyor.   ‘Müessese’ hissi ortadan kalkıyor.  Çocuklar kendi zamanlamalarında katılıyorlar aktivitelere.  Hiç zorlama, kurallar yok.

Bir güzelliği de aileler hep birlikte gelip müzik yapıyorlar.  Dışarıdan görseniz, anne-babalar çocuklardan daha çok mu eğleniyor diye düşünebilirsiniz.

Ada başlarda eli ağzında bir köşede izleyici rolünü çok iyi benimsedi.  Acaba pek bir etkisi olmadı mı diye düşündüğüm günler oldu.

Fakat son iki derste bir açıldı ki sormayın.  Şimdi şarkılardan favorileri var.  Her biri için değişik dansları var.  Müzikal bir kulağı da gelişti… Sanırım biz gitmeye devam edeceğiz.

Nisan’da başlayacak Bahar dönemi için kayıtlar devam ediyor sanırım.  Detayları inceleyebilirsiniz:

www.musictogetherist.com

Music Together Istanbul Facebook Grubu

Ve tabi ben dayanamadım, son derste biraz fotoğraf çektim:

Bir diş hikayesi…

Şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksınız… Yani ben hala inanamıyorum.

Burada hiç bahsetmedim sanırım, ama Ada yaklaşık 18 aylık olduğundan beri üst ön dişlerinde renklenmeler başladı.  Zamanında, ismi lazım değil – esasında lazım da belki özelde – bir pedodontist (çocuk diş hekimi) bunların çürük başlangıcı olduğunu, tamamiyle anne sütünden kaynaklandığını, derhal kesmem gerektiğini, yoksa 6 ay içinde genel anestezi altında hepsinin doldurulması gerekebileceğini söyledi.  Ha, üstüne bir de alt yan keserlerinin henüz çıkmamış olduğunu, bunun için çok geç olduğunu ve büyük ihtimalle genetik olarak bu dişlerinin olmadığı gibi bir bilgi de ekledi.

Biz eşimle önce afalladık.  Nasıl çıktığımı bilmem o Levent’teki muayenehaneden; o sıcak yaz günü.  Kulaklarıma kadar kızarmıştım sinirden.  Bu genç, çok ünlü bayan bana anne sütünü derhal kesmemi ve dişler için en kötü şeyin bu olduğunu ısrarla söylemişti.  Bu benim kitabımda imkansızdı.  Vücudumdaki her hücre buna şiddetle karşı çıkıyordu.

Ne yapacağımızı düşünürken yaklaşık bir hafta geçti.  Ben bulabildiğim yerli yabancı bütün kaynaklardan bu bayanın teorisini öldürecek birçok bilgi bulmuş, hafif rahatlamışken, Ada’nın o asla çıkmayacak ön keserleri patlamasın mı?  Kadının kredibilitesi bir anda sıfıra indi. Rahat ettik.  Olay söylediği gibi olamazdı.  Bu çocuk çok fazla antibiyotik içmişti.  Bağırsak florası zaten mahvolmuştu.  Ağız florasından da daha iyi bir senaryo beklenmezdi herhalde.

Böyle 6 ay kadar geçti.  Her gece sarmaş dolaş, saatlerce meme ağızda nefis uykular çektik.

Sonra bir sabah dişini fırçalarken farkettim ki azı dişleri de hafif renklenmişti.  Bu işe yönelme vakti gelmişti.  Bir başka diş hekimi hikayesi daha başladı.  Bu sefer Akatlar’da – gene ünü ün yapmış – bir pedodontist beye yönlendik.  Kendisi bizi toplam 10 dakika bile görmedi.  Bayanın çizdiğinden çok daha ağır bir senaryo çizerek anne sütüne lanet üstüne lanet okuyarak bunun ameliyathanede yapılması gerektiğini, kendisinin anestezi ekibi yüzünden Kadıköy Şifa’yı tercih ettiğini, 16 dişinin 8′inin çürük olduğunu ve müdahele edilmezse apse yapıp düşeceğini söyledi.  Bu operasyon sırasında yanında olup olamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum.  ”Asla ameliyathaneye giremezsiniz,” dedi.  E ben işim dolayısıyla hep giriyorum peki??? Kızımın yanına mı giremeyeceğim? Kesik yok? Kan yok? Eee?

Nasıl ağladığımı size anlatamam.  İlk defa anneliğimden şüphe ettiğim bir gündü.  Bir meme uğruna çocuğu sokacağım travmalara değecek miydi?  Kafam ilk defa bu kadar karışıktı.  Bir yandan okuduğum tüm kitaplar yüreğime yakınken, aklımda dönüp dururken, “ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmeden edemedim.

Eve gelip hızla forumlara sarıldım.  Önceden bahsettiğim Continuum Concept‘i uygulayan annelerin oluşturduğu bir forum var.  Gördüm ki çoğu çocukta oluyor.  Herkes “ozone tedavisi” diye birşeyden bahsediyor.  Tooth mousse adlı bir ürün kullanıyor.  Anne sütünü çocuklarını dinleyerek kesen, veya devam edenler var.  Beni alternativekidsteeth adlı bir yahoogroupa yönlendiriyorlar.  “Cure tooth decay” adlı bir kitap tavsiye ediyorlar.  Bu kitap birçok bilgi sistemimi yıkıyor.  Başım dönüyor, okuyorum.

Özet şu:

  1. Çürükler, eksik gıda almaktan oluşuyor.  Genetik faktörlerle hiç alakası yok.  Salyanın yapısı da çok önemli – ama bu da çok beslenmeye bağlı.
  2. Genelde fosfor ve kalsiyum dengesindeki bozukluklar buna sebep oluyor.  K2 ve D vitamini eksikliği de etkiliyor.
  3. Suda çözülen vitaminlerle yağda çözülen vitaminlerin dengesi de çok önemli.
  4. Bunu tekrar dengeye getirebilirseniz, çürüğü durdurabiliyorsunuz.  Hatta yumuşama başlamış bir diş bile kendine bir camsı tabaka yapıp korumaya alıyor.
  5. Ozone tedavisi (Healozone Treatment) – dişteki çürük yapan bakteriyi öldürüyor, çürüğü durduruyor.  Bir dişe uygulaması 40 saniye sürüyor.  Bir nevi ağız salyasının da nötralize olmasını sağlıyor. Dolguya kıyasla çok daha non-invasif bir uygulama.  Sağlıklı diş dokusuna hiç dokunmuyor.
  6. Tooth mousse diş kremi gibi birşey.  Dişin yeniden kalsifiye ve mineralize olmasına yardımcı oluyor.  Süt proteininden yapılıyor.  Günde 2 kez fırçalama sonrası uygulanıyor.

Bu bilgiyle donanınca yeniden, bu sefer ozone tedavisi araştırmasına, yeni pedodontistlere yol aldık.  iki kişiyle daha görüştük tavsiye üstüne.  İkisi de ılımlı yaklaştılar.  Ama ozone’u pek bilmiyorlardı.  Bir tanesi Zymaflor tabletini mutlaka vermemizi söyledi.  Florun zehir olduğunu bildiğimden buna pek yanaşmadım.  (Çocuğunuza veriyorsanız araştırmanızı tavsiye ederim)

Bir gece internette ısrarla gezerken Timuçin Bey‘e rastladım.  Türkiye’de ozone tedavisini yapıyordu.  Eşim hemen açıp konuştu.  Kapadığında yüzü düşmüştü.  Anlaşılan healozone bizim durumumuzda biraz geç kalmış oluyordu.  Ama gene de götürmeye karar verdik.

Bu 3 hafta önceydi.  Randevu bir şekilde dün gerçekleşebildi.

Ondan sonrası, mavi bir bulut.

Ofise girdik.  Son derece sempatik bir adam bizi karşıladı.

Uzun uzun hikayemizi dinledi.

Ada’yla konuştu.  Ona oyuncakların dişlerini gösterdi.

Sonra Ada’yı kucağına yatırdı.  Dişlerini inceledi.

Bir alet talep etti.  ”Azılarındaki çürüklerin derinliğini ölçeceğim,” dedi.  Alette 4,5,7 gibi sayılar.

“10′dan yukarıda ancak çürük mineye girmeye başlar,” dedi.  Bunlar çok yüzeysel.  ”Problem etmeyin.”

“Bu ön dişler leke gibi gözüküyor,” dedi.  Bir cila fırçasıyla derinliğini anlamak için izin istedi.

Verdik.

Ve.

O an.

Memo’yla gözlerimizin önünde.

Fırça değer değmez.

Dişlerin biri bembeyaz oldu. Pff. Leke uçtu.

İnanamadık.  Adam da inanamadı.

“Bunlar lekeymiş,” dedi.

4 ön diş.  Hani ameliyathanede oyulup doldurulacak olanlar.

Bugün hala şoktayım.  Ada’nın ön 4 dişi toplam 15-20 saniyede temizlendi.  2 hafta sonrasına azılarına ozone için randevu aldık.  Tam ozone için uygunmuş bu dişler.  Telefonda biz çok vahim bir senaryo çizince konuşmanın yönü değişmiş.

Üzerimden bir yük kalktı ki sormayın.

Hazirandan beri taşıdığım birşey.  Kararsızlıklar.  Pişmanlıklar.  Neler neler çıktı içinden.

Bugün, ben yeni bir insanım.

Tavsiyem: Annelik içgüdülerinizi asla bırakmayın.  Araştırın, yılmayın.  Aklınıza yatmayan hiçbirşeye paye vermeyin.  Diş konusunda bir sorunuz olursa bana yazın.  Bilgilerimi seve seve paylaşırım…

Sevgiyle…

Doğal Doğum ve Fotoğraf

Uzun süre düşündüm bu postu buraya yazıp yazmamayı… İki şapkamı birden takıp da kargaşa yartmak istemedim ama yok dayanamadım yazacağım.  Esasında tamamiyle doğal doğumda fotoğrafçının yeri nasıl olmalı, mahremiyet nasıl korunmalı onu yazacaktım.  Baktım Başak arkadaşım bunu kısa ve öz bir sekilde – hem de bir hamilenin gözünden – yazmış.  Ben de başka bir yöne çekeyim konuyu izninizle.

Bilmeyenler için ben bir doğum fotoğrafçısıyım.  İşim gereği sık sık doğumlara giriyorum.  Geçenlerde girdiğim bir doğumda birden farkettim ki bu iş ile ilgili sevmediğim bir sürü şey var.  Yanlış anlamayın, olayın duygusal tarafı o kadar yoğun ki benim için, çoğu zaman vizörün arkasında sıkışıp akan bir gözyaşı damlasını tutamıyorum. Ne harika bir iş yaptığımı hep kendime hatırlatıyorum ama dedim ya – birden canımı sıkan şeyler farkettim.

Müdahalaler.

Doğum öncesi takılan NST’ler, serumlar, anne adaylarını yatağa bağlayan uygulamalar.  ”Ağlama, bağırma,” vs gibi öğütler.  Donuk, soğuk, saat dolduran hastane personeli (evet, gerçekten).  Müdahale üzerine müdahale öneren nöbetçi doktorlar.  ”Hızlandırmamız lazım, bebek strese girmesin,” mentalitesi.  Acil sezaryen önerileri.  ”Kristal” denilen doğum sırasında annenin üzerine binme olayı.  Fotoğrafçıya “lütfen bunu çekmeyin” diyen doktorlar.  Bebek inmiyor diye vaktinden çok önce kesik atıp bekleme, icabında ikinciyi atma.  İnmeyen bebeği vakumla çekme ve evet, sonunda anneyi de bebeği de “kurtaran” mantık…

Ben şanslı bir fotoğrafçıyım.  Şu ana kadar girdiğim doğumların yalnızca %10u sezaryendi.  Ama bu müdahalelerin çoğu, ardı ardına, benim anne adaylarıma da yapıldı.

Benim kafama bu yatmıyor.  Genelde bir köşede sindiğim için içimde esen fırtınaları genelde hiç yansıtmamaya çalışıyorum.  Ve zaten anda bebeğin enerjisine kanallanmaya çalışıyorum.  O duygu seli içinde otomatik basıyorum deklanşöre.  Ama bir yerimden biliyorum.  Bu iş böyle olmamalı.  Ben böyle doğurmadım.  Dünyanın bir çok yerinde bu müdahelelerin bir kısmı yasak, yapılmıyor.

Bu konuya direk eğilen bir iş yapıyor güzel arkadaşlarım.  Bu müdahaleler hakkında nasıl bilgilenebilirsiniz?  Doktorunuzla neleri konuşabilir, neleri değişik yapmasını isteyebilirsiniz? Bebeğinize yapılan rutin müdahelelerin ne kadarı gerçekten gerekli?  Hangilerini istememe hakkınız var?  Size zaten hakkınız olan istediğiniz doğumu yaşama şansını işte bu bilgilenme süreci verecektir.

Bütün bunları araştırmanızı tavsiye ederim.  Ülkemizde bu konuyla ilgili opsiyonlar, eğitimler gittikçe çoğalıyor.  Bilgi için başvurabileceğiniz birkaç kaynak:

- www.do-um.com

- www.hamilelerkulubu.com

- www.dogaldogum.com

- pozitif dogum hikayeleri

İnceleyin.  Sanırım çok faydasını göreceksiniz.

Ayna Nöronlar ve Bazı Doğal Gıdalar – evet, nereden nereye

Sanırım Ada 7-8 aylıkken duydum ilk bu terimi.  Çocuk gelişim psikologu Dalya Benbasa‘yı ziyarete gitmiştik.  ”Çocuk niye yemiyor? niye uymuyor?” gibi klasik endişeli Türk annesi muhabbetleri içinde ortaya atıverdi bu lafı.  ”Yemediği, uyumadığı zaman sizin düşünceleriniz ne oluyor hiç dikkat ettiniz mi?” dedi.  ”Ay şimdi gene yemeyecek diye mi yaklaşıyorsunuz mesela?”

Hoşuma gitti eve gelince biraz okudum tabi.  Mantık şu – bebekler dünyayı etrafındakilerin hareket ve düşüncelerini izleyerek öğreniyorlar.  Sizin düşüncelerinizi bir şekilde ayna-lıyorlar.  Beyinlerindeki ilk düşünce kalıpları da bu haritaları baz alarak gelişiyor.

Düşünce gücüne %100 inanan ben tabiki ayna nöronlar sayesinde kızımı bir yo-yo misali oradan oraya sürüklüyordum.  Anneliğinin bazı yönlerine karar verememiş bir anne olarak kızıma bu sinyalleri ben veriyordum.  Şu an bütün dürüstlüğümle söyleyebilirim ki Ada’nın katı gıdalara ilgisiz olması beni gizliden mutlu ediyor, ona ayna nöronlar sayesinde bu bilgiyi ben veriyor, çocuğa resmen “Ye” derken “yeme!” diyordum.

Nasıl mı?  6-7 aylık bebeklerin büyük besin alımlarını katı gıdalardan almaya başlamaları gerektiğine inanmıyorum.  Az biraz patates püresi, pirinç havuç vs den nasıl bir besin alabilecekleri şüpheli bence.  Bu dönemde günde 150gr meyve – 200gr sebze, akşamüstü yoğurt vs yemeğe başlayan çocuğun midesinde en önemli şeye, anne sütüne yer kalmıyor.  Benim inanışım bu yönde olduğu için çocuğumun katı gıdalara ilgisini sıfırlamışım sanırım.  Şimdiki aklım ve bilgim olsa bu konuda daha dengeli, daha açık fikirli olmaya özen gösterirdim sanırım.  Ama benimkisi bir nevi çevreye tepki olmuş.  ”6 aylık” stresi başlar başlamaz ben önüme bir ağ örmüşüm ve bu düşünceyi Ada’ya taşımışım.

Hala bu konuda yol alıyorum, ve şaşırtıcı değil ki hala Ada yemeğe karşı çok isteksiz.  Yiyeceği sebzelerinin mevsim sebzesi olması, içine katılan et, tavuk suyunun ev yapımı olması (ve tabiki tavuğun ilaç çukurunda yaşadığı bir geçmişi olmaması), meyvelerin doğal tarımla yetiştirilmesi, yoğurdun ev yapımı ve mümkünse iyi bakteri ve besin değerlerinin çocuğa geçebilmesi için “çiğ” sütten yapılması gerekiyor.  Yediği mısır taneleri GDO’lu olmayacak, balığı çiftlik olmayacak.  E bu ortamları yaratmak da İstanbul’un göbeğinde biraz zor oluyor.  İmkansız değil – fakat zor.

Ben sanırım Ada’ya hala “kimyasal yetişmiş şeyler yiyeceğine hiç birşey yeme, anne sütüne devam et” sinyali veriyorum ki bilmiyorum daha ne kadar devam edebileceğiz.  Ama bildiğim birşey var ki ben bu konuda rahatlamadan büyük bir değişim yaşayamayacağız.  Bundan mutsuz muyum? Hayır.  Şu anda yalnızca “farkında”yım.  Bunun da bir takım değişiklikler için bir başlangıç olduğuna inanıyorum.

Yeri gelmişken değineyim.  Biz sütümüzü Aysun Teyze’den, sebze/meyve/ salça sirke vs gibi şeylerimizi de Pınar Hanım’dan Nazilli’den alıyoruz.  (Teşekkürler Ayça)Köy yumurtası ve tavuğu Serente’den, diğer şeyler ise Feriköy Ekolojik pazar, veya Kasımpaşa Kastamonu Pazar’ından.  Et ürünleri için de Titiz Et ve Tavuk Pazarını öneririm.  Maddeleyeyim:

  1. Çiğ süt – aysunthesutcu@gundonumu.biz.tr – Buradan cep telefonunuzu ve adresinizi kaydettiriyorsunuz.  Oturduğunuz bölgeye göre haftanın değişik günlerinde evinize geliyor.  5lt süt 12 TL
  2. Pınar hanım – Buradan Pınar hanım’a mail atın.  O da size her hafta liste gönderiyor ve o haftanın taze ürünlerinden seçebiliyorsunuz.  Aras Kargo ile 1 gün içinde kapınızda.
  3. Serente Organik Gıda pazarı
  4. Feriköy Ekolojik pazar ve Kasımpaşa Kastamonu pazarı (Cafe Fernando’yu ayrıca göz zevkiniz için geziniz)
  5. Titiz Et ve Tavuk pazarı -

Nasıl başladık nasıl bitiriyoruz!  Ama Afiyet olsun!

Continuum – Süreklilik, Devamlılık, Olagelen, İçte olanı Takip Eden vs vs.

Öncelikle yok bu kelimenin Türkçesi.  İngilizcede uyandırdığı ‘içten geleni devam ettirme’ anlamı öyle tek kelimeyle anlatılacak birşey değil.

Temmuz ortası bir tarih.  Yoga’dan çıkmış, Aşşk’da laflıyoruz kızlarla.  Konu dönüp dolaşıp bu kitaba geldi.  ’Çok acayip bişey, anlatamıyorum, okuman lazım,’ dedi Başak.  Aklımın bir köşesine yazdım.  Sonra birgün eski maillerimi temizlerken bir mail buldum Nur‘dan.  Ada’nın çok meme düşkünü olmasından, çok bağımlı olmasından ve mızmızlanmasından bahsetmişim ona.  O da bana bu kitabın sitesini yollamış.  ’Çocuk merkezli’ bir yetiştirme biçiminin getirdiği dengesizlikleri anlatan.  Hadi, gene çıktı karşıma.  Direk siteden girdim sipariş verdim.

1 hafta sonra kapımdaydı.  Bir çırpıda okumak istedim, okuyamadım.  İngilizcesinin çok zor olmasının yanı sıra kavramlar o kadar öğrendiklerimizin dışında ki onları unutmak, birçok noktada başa sarmak gerekiyor.

Jean Liedloff bir antropolog.  Araştırmacı, yazar.  Güney Amerika ormanlarında geçirdiği 2 yıl boyunca Taş Devri kabileleriyle iç içe yaşıyor.  Yequana isimli bir kabilenin içinde geçirdiği uzun yıllar onların hayata bakışları ve çocuklarını yetiştiriş şekilleri çok ilgisini çekiyor ve bu tez için geri dönüyor.

Bu insanlar hayatlarından çok mutlular.  Mutluluk onlar için bir amaç değil.  Herşeyin içindeki güzelliği görebiliyorlar.  Hayatları tam, bir eksiklikleri yok.

Çocuklar hiçbir zaman birbirleriyle kavga etmiyorlar.  2 yaş sendromu geçirmiyorlar.  Anne-babalarının sözünden çıkmayı bırakın, onların dediklerini yapmak onlar için bir gurur meselesi.  Müthiş bir kabile içinde büyüme durumu var.  Destek karşılıksız. Herkes paylaşımcı.  Bir nevi ütopya diyebilirsiniz…

Biz Batı toplumları ve ondan etkilenen kültürler olarak bu kabileden en önemli eksiğimiz ‘human continuum’ denen insanlığın süregelmesinde DNA’sında olan beklentilerini karşılamıyor olmamız.  Çocuklarımızı ilk günden beri bir disiplin içine sokmaya çalışıyoruz.  Halbuki onların tek istedikleri annelerinin kollarında olmak.   Yataklar alıyoruz, süslüyoruz.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Pusetler alıyoruz, en pahalısından (evet ben de aldım) gezdirmek için.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Biberona alıştırıyoruz, emziğe alıştırıyoruz.  Bebek bezine alıştırıyoruz (Evet bunu detaylı konuşacağız)Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Ve sütünü orda emmek, uykuya orda dalmak.  Uyandığında ise gene orada güvende olmak.

Tek yapmanız gereken kendi ve bebeğinizin continuum’una saygı duyup onu emekleme yaşı gelene kadar hiç yere koymamacasına koynunuzda taşımak.  Bunun insanlığın tüm problemlerine çözüm olabileceğini söyleseler, yapar mıydınız?

Devamı gelecek…

 

NoT: Kitap için yapılan yorumlardan ilki: ‘ If the world could be saved by a book, this just might be the book’* John Holt.  Ne dersiniz?

* ‘Eğer Dünya bir kitapla kurtarılabilseydi, bu kitap o olurdu’ John Holt.

İhmalkar Anne

Uzun zaman oldu yazmıyorum.  Yazamıyorum.  Birikti birikti bir türlü satırları bulamıyor kelimeler.  Şaşıyorum.  Bekliyorum.  Geri gelsin diye.

Anlıyorum.  Kararsızlık durgunluğu bu.  Geçmesine izin veriyorum.  Kitaplar düşüyor kucağıma, insanlar giriyor hayatıma ve kararsızlığım yaz sıcaklarıyla beraber uçup gidiyor.  Soğuk, yağmurlu, evde kaloriferlerin yanmaya başladığı bu pazartesi günü girişimi yapabiliyorum.  Koca bir yaz geçirmişiz, ama yağmur damlaları ve bir sıcak kahveymiş beklediğim.

Anneliğimi şekillendiren birçok şeyin yaşandığı güzel bir yaz sona erdi.  Ada bugün 22 aylık.  Her geçen gün sanki bir öncekinden kat kat daha güzel.

Artık birçok şeyden daha eminim.  Kendime daha güvenliyim.  Kızımı dinlemeyi seçtim.  Her duyduğuma paye vermemeyi seçtim.  ’Olmalı’ kavramını tamamen ortadan kaldırmayı seçtim.  Sütten kesmemeyi, yanımda uyutmayı, istediği her an kucağıma almayı ve yemek yemediği zaman asla zorlamamayı seçtim.  Evet 3 gün aç gezdi, ama şimdi masada oturmak onun için bir keyif.  İçgüdülerimin kapısını çaldım.  İçersi cıvıl cıvılmış.  Mutlu oldum.

The Continuum Concept ile devam edeceğim anlatmaya…

Doğal ebeveynler, sakin bebekler

Dokunun.  Mümkün olduğu kadar.  Emzirin istediği kadar, o bırakana dek.  Taşıyın; sırtınızda, omzunuzda, belinizde bir çanta misali.  Sevin, sınırsızca, hissettirin bunu da.  Dinleyin içgüdülerinizi.  Korkmayın şımartmaktan.

Siz; sakin, mutlu, kendine yeten bir çocuk yetiştiriyorsunuz. Tebrikler.  Geri dönüşü geç, ama sonuçları mükemmel olacak.  En önemlisi de yolculuğunuz çok keyifli…

Bu tarz çocuk yetiştirmenin literatürdeki adı ‘Doğal ebeveynlik‘.  Psikolog Nilüfer Devecigil bu akımın Türkiye’de önde gelenlerinden.  

Doğal ebeveynlik nedir?

  • Doğal ebeveynliğin temel taşı anne ile bebek arasında kurulan sağlıklı bağlanmadır.
  • Doğa, milyonlarca yıldır anne ve bebek arasındaki uyumu oluşturacak gerekli donanımı biyolojik olarak sağlamaktadır.
  • Dolayısıyla, anne ile bebek arasındaki bu bağ doğru kurulduğunda bebeğin beyin gelişimi ve kişisel gelişimi en üst noktaya ulaşır.
  • Bu bağın doğru kurulamaması kendini, çocuklarda hiperaktivite, öfke, empati eksikliği, sevdiği şeyleri paylaşamama; büyüdüğünde ise sağlıklı ilişkiler kuramama, güven eksikliği, terk edilme korkusu olarak gösterebilir.

Doğal ebeveynlik için rehber araçlar söyle sıralanabilir:

  1. Hamilelik, doğum ve ebeveynliğe hazırlık
  2. Sevgi ve saygıyla beslemek
  3. İhtiyaçlarına kulak vermek
  4. Tensel yakınlık
  5. Gece boyunca ebeveynlik
  6. İstikrarlı ve devamlılık arz eden ilgi
  7. Pozitif disiplin uygulamak
  8. Kişisel hayatta ve aile hayatında denge kurmak *

* Kuraldisi.com sitesinden alıntıdır.

‘Ben zaten buna benzer şeyler yapıyorum,’ derseniz, sizi tebrik ederim.  İçgüdülerinizi dinliyorsunuz demektir.  Bu felsefenin esası annelik içgüdülerine ve günümüz bilgi bombardımanıyla yozlaşmamış toplumlardaki çocuk yetiştirme yöntemlerine dayanır.  Benim kanımca, aldığı yeni isim, kendisini sonradan gelişen korkuya ve otoriteye dayalı ebeveynlik modellerinden ayırmak içindir.  

İngilizcede ‘Attachment Parenting‘ olarak geçiyor.  Yani ‘bağlı ebeveynlik’.  Bebek-anne, bebek-baba arasındaki bağı baz alıyor.  

Amerika’da bu akımın öncüsü Dr William Sears, anne ve babaların kendilerine en uygun sınırları kendileri bulmaları taraftarı.  Çok fazla bebek kitabı okuyup, onları uygulamaya çalışmanın amaçtan uzaklaştırıcı olabileceğini düşünüyor.  

Bebekle doğum sonrası hemen kurulan ilişkinin ‘ten tene’ devam etmesi ve bebeğin emzirilmesi önemli.  Uyku düzeni ise gene anne-babaya kalmış, fakat bebekle beraber yatmanın da hem fizyolojik, hem psikolojik bir çok faydası var.  Bunu başka bir yazımda irdeleyeceğim.

‘Bebeği giymek’ (Babywearing) şiddetle tavsiye ediliyor.  Ben kendimden biliyorum, Ada’yı hiçbirşekilde sakinleştiremediğimde, susturmanın ve rahatlatmanın tek yolu, onu bebek askısına koyup evin içinde dolaşmak.  Özellikle gazlı, sancılı, uykusu zor bebekleri olanlara tavsiye ederim.  Puseti boşverin, bebeğinizi giyin, sokağa çıkın.  Farkı göreceksiniz, ve asla bırakmak istemeyeceksiniz.  Bu konuyla ve değişik askılarla ilgili de bir yazı yazacağım.  Seçenekler çok, ama mantık çok basit.  Uzunca bir kumaş bile bunun için yeterli olacaktır.

Mutlu anneler, destekçi babalar ve sakin, huzurlu bebekler adına.  Şiddetle tavsiye edilir.

Kritik kararlar…

Şimdi gelelim şu doğum sonrası ortaya çıkan reflü meselesine.  Üstünde az durduğuma bakmayın, esasında bayağı ciddi birşey.  

Tıp literatüründe VUR olarak nitelendiriliyor.  Kısaca açıklaması, idrar yapma sırasında, ters bir akım oluşması ve mesanedeki idrarın dışarı atımı sırasında bir kısmının da böbreklere geri kaçması.  Bunun I ila V arası seviyeleri var.  I-III arası çok ciddi değil, böbreklere kadar çıkmıyor ve üreter adı verilen böbrek mesane arası yere geri kaçma yapıyor.  IV’den sonrası tehlikeli: eğer bebek bir idrar yolu enfeksiyonu geçirirse, bu enfeksiyonun böbreğe ulaşması ve böbrekde hasar oluşturması ihtimal.

Ada’nın durumunda VUR iki taraflıydı… Bir tarafı III, diğer tarafı ise IV-V olarak tanı konulmuştu.  

Geleneksel tıpta VUR’ın iki tedavi şekli var: Ameliyatla düzeltmek, veya VUR geçene kadar (ki çoğu vakada çocuk büyüdükçe kendisi geçiyor) antibiyotik profilaksisi, yani belli bir koruma dozunda günlük verilen antibiyotik.  Amaç idrar yollarını steril tutup enfeksiyonu önlemek.

Ada’ya önerilen yaşının (ve bedeninin)  küçüklüğünden dolayı antibiyotik tedavisiydi.  Bu tedavinin ne denli gereksiz ve esasında zararlı olduğunu anlayana kadar 14 ay boyunca sürekli istemeyerek antibiyotik içti.  Ta ki günlerden bir gün annesi ve babası yeter diyene kadar.

Bu tedavi şeklinin en yanlış üç yanı nedir?

  1. Tamamen korkuya yönelik bir tedavi şekli olması (aman çocuk steril kalsın…)  Halbuki biz bu düşünce şeklinden vazgeçmiştik ama dedim ya… Etkileri günümüze kadar sürdü.
  2. Çocuğun kişiliğine ve bireyselliğine saygısızlık:  Vücudunun istemediği birşeyi defalarla ve ısrarla tabiri caizse ağzına tıkmak.
  3. Antibiyotikler şu şekilde çalışıyor:  Vücuttaki tüm bakterileri zamanla yok ederek.  İyisiye kötüsüyle, kurunun yanında yaşı da yakarak.  İyi florası olmayan bağırsak sistemi her türlü saldırıya açık.  Yiyeceklerdeki proteinler mukoza yardımı olmadığı için direk kana karışıyor.  Vücut bunlara karşı bir savaş açmaya başlıyor.  Alerjiler ve gıda intoleransları da bu şekilde oluşuyor.  Enfeksiyonlara karşı bütün guardlar inik.  Kaş yapayım derken göz çıkarılıyor.  

Bugün düşündükce bunları nasıl yaptığıma inanın anlam veremiyorum.  Evet doktorların hepsi bu tedavinin yanlısı.  Evet hiçbir garantisi olmamasına ve sağlığına zarar vermesine rağmen ısrarla öneriyorlar.  ’Ama kızınızın böbreği’ kartını sürekli oynuyorlar.  Ama biz bunları hani aşmıştık?  Hani çocuğumuza bağlılık üzerine bir ebeveynlik seçmistik, hani onun vücudunun sinyallerine kulak veriyorduk?  Bu ne perhiz ne lahana turşusuydu?

Bu 14 ay içerisinde (biz kış uykusundayken) Ada’nın geçirdiği sıkıntıları yazmadan edemiyorum:

  1. İnek sütü intoleransı
  2. kronik dil üzeri beyazlık (bağırsak mantarına bağlı olabilirmiş)
  3. sık sık ve uzun süren diyare 
  4. ısrarcı rota virus 
  5. katı gıdaları uzun süre reddetme
  6. iştahsızlık, kilo kaybı
  7. kilo kaybına bağlı bağışıklık sistemi zayıflaması
  8. idrar yolları enfeksiyonu…

Liste daha uzayabilir… Ama biz bir ‘dur,’ dedik artık.  Bir aydan fazladır Ada’ya antibiyotik vermiyoruz.  Bu uzun bir toparlama süreci olacak.  

Önce dili düzeldi, sonra bağırsakları, sonra iştahı hafiften iyileşti, daha keyifli bir çocuk oldu.  Ha, idrar yolu için de ne mi yapıyoruz?  İnanıyoruz.  Artık reflüsü olmadığına.  Enfeksiyon kapmayacağına.  Bir de sık sık tahlille kontrol ettiriyoruz.  Kontrolü elden bırakmadan kızımızı dinliyoruz.  Ana yolumuza geri çıktık.  Mutluyuz.

Not. Yolumuzu bulmamızda emeği geçen Sn. Dr. Hülya Sonügür ve Prof Dr. Ahmet Aydın‘a teşekkürü borç biliyorum.   Ahmet bey’in sitesini (www.beslenmebulteni.com) incelemenizi tavsiye ederim.  Ben şahsen çok şey öğrendim.

Doğal neden güzeldir?

Doğal doğum hakkında ne biliyorsunuz?  Bu iki kelime sizin için ne anlama geliyor?

Bu soruyu bana 2 sene önce sorsanız, hatta ilk hamileliğimin başında, ‘vajinal yoldan yapılan doğum’ olarak tanımlardım.  Yani sezeryan dışı olan her doğum, benim için doğaldı.

Sezeryana oldum olası hiç yanaşmadım.  Ama Ada’nın beni dürtmeleri olmasaydı, sanırım burada kalır ve onu ‘pitocin-epidural-epizio’ ücgeni içinde dünyaya getirebilirdim.  Allahtan bizimkinin özel tercihleri varmış…

Hamileliğimin ilk 6 ayı geçmişti bile bunları öğrenmeye başladığımda.  Bir bir kitaplar düşmeye başladı kucağıma: Pushed, Ina May’s Guide to Childbirth, A Thinking Women’s Guide to a Better Birth.  Sadece bunları okumak da kesmedi, Internet forumları hatmedildi ve yeniden başladı bir doktor-sistem sorgulama dönemi.  Fakat bu sefer zaman çok kısıtlıydı, el çabuk tutulmalıydı…

Daha bu yola yeni giren herkese en önemli tavsiyem: Doktorunuzla konuşunuz.  Asla ve asla unutmayınız, bu beden sizin ve ona ne yapılıp yapılmayacağı konusunda karar verme yetkisine sahip tek kişi sizsiniz..  

Benim fikrim şu: Doktorlar karşılarında genelde konu ile bilgisi kısıtlı ve ne istediğini bilmeyen kadınlarla karşılaşıyorlar.  Bu kadınları da suçlamamak lazım çünkü onlar da annelerinden, arkadaşlarından duydukları bir sistemin içinde, korku duygularıyla beslenerek yaklaşıyorlar doğuma.  Doktorlar da bu korkuyu batı tıbbının geldiği son nokta ‘rahatlatma’ tekniklerini sunarak sindirmeye çalışıyorlar.  Halbuki karşılarına biraz bilgili, okudukları için bedenlerine güvenmeyi ‘hatırlayan’ anne adayları çıkınca, daha hoşgörülü olabileceklerini düşünüyorum.

Tabi aksi de olabiliyor.  Benim durumumda olduğu gibi.  

Sanırım 36.haftaya girmiştim doktorumla ilk bu konuları konuşmaya başladığımda.  O zaman hafif hafif sezinledim çakışabileceğimizi.  Yeni bir doktor arayışına girmek için çok geç diye düşündüm… Ama esasında hiç de geç değilmiş.  

Okuduklarımdan doulalık mesleğinin Amerika’da yer edinmeye başladığını duymuştum.  Doulalar bir nevi ebe, fakat çocuk doğurtmuyorlar.  Doğum öncesi, sırası ve sonrasında anne ve babaya manevi destek, anlık verilmesi gereken medikal kararlar için bir arabulucu, bir tercüman oluyorlar.  Amaçları anneleri kuvvetlendirmek, onlara bedenlerini öğretmek ve doğal yollarla doğum yapmalarına vesile olmak.

Doula arayışına çıktım ben de.  Eşim önce çok gereksiz buldu, fakat beğendiğimiz adayla görüşmeden sonra aklına çok yattı.  Verdiğimiz en doğru kararmış meğer.  

Karen sayesinde yaşadığım tecrübeyi kelimelerle ifade etmem çok zor.  Herşeyi suni yoldan yapmaya ısrarlı doktoruma rağmen benim yaşadığım, huzur, güven, sıcaklık duygusu ve müthiş meditatif bir doğumdu.  Ada bize katılmaya karar verdiğinde 38. haftadan yalnızca 1 gün almıştık.  Gece yarısıydı.  Harika bir beden dansı başladı.  O geceyi sabah edip hastaneye gittiğimizde, yorgun ama çok mutluyduk.  Bütün gece mum ışığında, müzik dinleyerek, sancılar geldikçe onları beraber karşılayarak vakit geçirdik.  Doğal olarak seyreden doğumlarda vücudun her aşamada sunduğu hormon kokteyli insana çok derin ve tarifsiz duygular yaşatıyor.  Bunu ne kadar anlatsam da yeterince anlatamam.  Bu bebekle annesi arasında müthiş güzel bir iletişim… Hastanelerdeki suni sancı ilaçları (pitocin), ağrı kesiciler (epidural) bu büyülü iletişimi büyük ölçüde yok ediyor.  Anne bebeğinden, bebek annesinden güç alamamaya başlıyor.  Yanlış anlaşılmasın, tabi ki bunların çok gerekli olduğu medikal durumlar var.  Fakat rutin bir şekilde uygulanmasını sorgulayabilirsek, bu en güzel tecrübeyi hakkımızla yaşayabiliriz diye düşünüyorum…

Ben aylarca anlattım Ada’nın dünyaya gelişini.  İnsanlar bazen ümitle, bazen şaşkınlıkla, ama çoğu zaman da şüpheyle dinlediler.  Toplumsal kalıpları kırmak çok zor, haddime mi diye düşündüm bazen.  Ama bugün biliyorum ki hepimiz bunu yapmaya devam edersek, en iyi ihtimalle yerimizde sayarız.  Gelin, siz de paylaşın.  Güzel doğum hikayelerinizi anlatın.  Kadınlar duysunlar, duydukça hatırlasınlar, kuvvetlensinler.

Doğal neden güzeldir?  Çünkü esas olan odur.  Bu bu kadar basit ve yalın birşey.

Not: Aylar sonra sevgili arkadaşlarım Nur ve Başak‘ın öncülüğünde iki film seyrettim ki bahsetmeden geçemiyorum:  The Business of Being Born ve Orgasmic Birth.  Karşınıza çıkarsa, aman kaçırmayın.  Belki anlattıklarım yerine daha güzel oturabilir.

Eski Yazılar »
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 209 other followers