Sade~ce Anne

Gebelik, bilgelik, sadelik, annelik, babalık, insanlık ve doğal bağlılık adına, dünyanın o en güzel, tadı tarifsiz hediyesinin paylaşım yeri, ortamı.

Doğal ebeveynlik (Attachment Parenting) için arşiv

sizin geçişleriniz nasıl?

Uzun zamandır özlemle ve merakla hayata geçmesini beklediğim bir çalışmadan bahsedeceğim size.

Bol bol yazıp durdum, Continuum Concept, Attachment Parenting vs hakkında.  Gönlüme ve anneliğime en yakın bulduğum kavramlardı bunlar.  Ama çok önemli bir kısmının üzerinde durmamıştım.  Bu kavramlar bağlamında yaşanan ebeveynlik aracılığıyla kendimizde yaptığımız yolculuklar, üzüntüler, gözyaşları, feryatlar, kahkahalar… Bunlar bizi bizi yapan geçmişimiz ve taşınarak ebeveynliğimize geçişte “selam, ben burdayım,” diyorlar bize.  Sakladığımız, gömdüğümüz, unuttuğumuz herşey geri dönüyor.  ”Yarayım ben!” diyor, “benimle de ilgilen!”  Çocuğa ağladığı için sinirlenme olarak yansıyor bu.  Veya çocuğun önünde eşinle tartışma olarak.   Çocuk bunları alıyor bilinç altına, tıpkı bizlerin zamanla taşıdığı şeyler gibi biriktirme kutusuna atıyor…

Size çocuğunuzla ilişkiniz aracılığıyla tüm bu sıkıntıları günyüzüne çıkarabileceğinizi, kendinizi iyileştirirken çocuğunuzla sağlıklı bir ilişki kurabileceğinizi, çocukluktan genç kızlığa, oradan kadınlığa, iş hayatına, evliliğe ve en önemlisi ebeveynliğe geçişlerinizi yumuşatabileceğinizi, kucaklayabileceğinizi söylesem?  O 2 saat hiç durmadan ağlayan çocuğu yalnızca kucağınızda tutup içinizde feryat yerine dudağınızda gülümseme, kalbinizde huzur ile karşılayabileceğinizi söylesem?

Bunu Türkiye’nin doğası en güzel yerinde, 5 günlük bir paylaşım ve terapiler zinciri bünyesinde bulabileceğinizi söylesem?  İlgilenir misiniz?

Detaylar burada.

“Ebeveyn çocuğunu zeki diye algılarsa, çocuğun kendini tecrübesi de zeki olur. Ebeveyn çocuğu ile olmaktan keyif alırsa, o da kendi ile olmaktan keyif alır. Eğer ebeveyn ona ilgi gösterir, onla neşe duyar ve onu severse; çocukta kendini ilginç, neşe veren, ve sevilen biri olarak algılar. Onların kendilerini tanıma tecrübesi, bizim onlarla olan ilişkilerimizde saklı.”

Çizim: joojoo

çocuğunuz anaokuluna illaki gitmeli mi?

Durup durup böyle ağır bir konudan girmeyecektim esasında.

Yazacak çok şeyim vardı.  Geçirdiğim annelik evreleriyle ilgili. Yüzleştiğim hayatımla, küçüklüğümle, içimle ilgili.

Nasıl hep de sıkıntıları bir nebze atlattıktan, üzerinde düşünmeye ve anlamaya vakit bulduktan sonra yazdığımı, sıkıntının içinde boğuşurken yardım istemenin benim için ne zor olduğunu yazmak isterdim.  Aylar geçti, parmaklarım klavyeye yanaşmadı.  Paslandım.  Gene biraz aklım devreye girmeye başlayınca yazmaya yanaşıyorum.  Evet, bu konunun üzerinde de çalışacağım.

Geçen zamanda neler oldu?

  1. Ada 2 sene 9 aylık bir süreden sonra biraz kendi hazır olduğu sinyallerini verdiği, biraz da aramızda oluşan sağlıksız bağı kırmak istediğim için memeyi bıraktı.  Bu hangimiz için daha dümur bir durum oldu, tartışılır.
  2. Evimizi yeni bir yere, Ada için daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bahçeli bir muhite taşıdık.  Başta çok tepki gösterdi.  Şimdi, aşık.
  3. Diş kontrollerimiz için yeni bir doktor keşfettik, dünyamız yeniden aydınlandı.  Ağzımızdaki azılar dahil hiçbir lekenin çürük olmadığını öğrendik.  Evet bilahare yazacağım bu bayıldığım diş hekimi hakkında.
  4. Memenin hayatımızdan çıkması ile, yemek düzenimiz değişti.  Çeşit meraklısı olduk.  Sanırım 6 ayda 2.5 kilo kadar aldık.
  5. Zaman zaman çok tepki gösterdiğimiz ama inanılmaz sabrıyla hep yanımızda bekleyen ablamızla en yakın arkadaş olduk.  ”Anne sen git, oyunumuzu bozma,” diyecek kadar.
  6. Yeni mahallemizde yaptığımız anaokulu araştırmalarından sonra Ada’ya uygun olduğunu düşündüğümüz biryer bulamadığımıza inanarak bir sene daha okul konusunu erteledik.  Hatta birkaç gün önce okuduğum bir yazı sonrası hepten ertelemiş olabilirim.  İşte bugün de tam bunu yazacağım.

Ada’nın hassasiyetine ve hala çok bebek olan ruhuna hitap edecek hiçbir yer bulamadım.  Görüştüğüm yerler ya anneyi istemiyorlar, ya %100 ingilizce konuşuyorlar (Ada bir kelime bile bilmiyor ve anlamadığı biriyle ilişki kuramıyor) ya da belirli saatlerde belirli aktiviteleri zorluyorlar.

O aktiviteleri belirli yöntemlerle yapmayı öğretiyorlar (“boya fırçayla yapılır, parmakla değil,” gibi).

Dışına çıkan çocuk oyundan alınıyor. (Evet buna bizzat şahit oldum)

Babamızın bu konuya takıklığı olmasa biz mutlu mesut evde takılıyorduk.  Ara ara, prensipte karşı olduğum, ama çalışanları kişisel olarak tanıdıktan sonra tüm önyargılarımın kırıldığı bir yere – Gymboree *’ye – beraber gider olduk.  Orada oyunlar oynadık, yeni çocuklarla tanıştık ama ondan da bir süre sonra sıkıldık.

Şimdi evde anneyle, sık sık ananeyle ve ablamızla çok vakit geçiriyor.  İnanılmaz bir hayal gücü var.  En ala oyuncaklar vız gelir, “badikatalar ve dinler” (avucunda yaşayan minik hayali oyuncakları) ile 2-3 saat rahat kendi başına oyun kuruyor, yönetiyor, oynuyor.  Beni özleyince yanıma geliyor, yeterince vakit geçirdiğimizde ablaya gidiyor.  Sokaklara çıkıyoruz, ziyaretlere gidiyoruz.  Akşam babayla tepe taklak bitap düşene kadar koşuyoruz.

Oyun grubumuz yok.  Anaokuluna gitmiyoruz.  Yaşıtlarından ziyade onu anlayan, güvendiği yetişkinlerle ve daha büyük çocuklarla oynuyor Ada.  Kendi kedine oynuyor.

Arada şu laflar geliyor: ” Bu çocuğa arkadaş lazım…” “Artık kendi yaşıtlarıyla sosyalleşmesi lazım…” “Okula gitse açılır”.

Bu seslere kulak veriyor insan.  ”Acaba mı?” diyor.  Tıpkı, “Bu çocuk kendi kendine uyumalı,”  ”Artık memeyi bırakmalı…” “Çok kucakta şımartılmamalı…” ya verdiği gibi.  Ama birgün o yazı düşüyor mail kutusuna.  Tam da ara bu düşünceler gezinirken, yeniden blog yazısı yazdıracak o yazı.

Eksiksiz yayınlıyorum (çeviri için yardımcı olabilirim).  Ağzına sağlık Naomi.  Çocuklarımıza bizden uzak varolmayı öğretmeden önce, bize doyduklarından emin olalım.  Onların kendi gelişim süreçlerine saygı duyalım.

Sevgiyle

“Naomi’s Reflections: Children don’t need groups

My last reflections about children’s need to be raised by their own mothers brought a lot of love, enthusiasm and support. A couple of you wondered if children didn’t need some time away from mom.

They don’t need to be “away from mom.” They do need other human connections. They will be ready to be with others and away from mom, when they ask for it; when they are satiated with mom and dad. And, no, sending them to play in a group is not the way to best meet their need for diverse relationships.

This society takes the “need to be away from mom” more seriously than the “need to stay close to mom.” So first thing first. Lets make sure babies and children are so content and fulfilled with mom’s and dad’s presence, that they want and feel happy to be with other adults of their own free will and when they are ready.

Having more than two adults in a baby and child’s life is wonderful. When the child wants to be with one of them, she can, while mom stays close by. It is not an exercise in being “away from mom.” That’s not a goal. The idea is to allow more relationships in the child’s life to develop naturally in the process of life itself. The child becomes happy with other loving adults when their presence does not coincide with losing mom.

Have grandma, a friend, a room mate and others be part of your baby and child’s life. But, don’t leave. Being with others can easily become part of the child’s life when not associated with any loss of mom. The child does not need to be away from mom. In fact this sentence is negative and makes no sense to me. Do we need to be hungry in order to enjoy diverse foods? Why deprivation? Why “away?” What kind of “need” is this? Depending on a child’s nature, she may benefit from diverse relationships while mom is close by.

A child who knows a few adults without stress, will, at her own time, lead the way to being with an adult she loves without the presence of her mother. The child will let you know when she is ready. She doesn’t need it, it is just that she doesn’t need mom’s close presence any more. It is natural development that comes with security and time. Therefore, there is never a need to orchestrate a “learning experience.” The child knows when she feels at ease with other people and without mom. If we push, she shrinks away or develops a long term emotional issue.

Notice that I only speak about in a personal relationship with other adults. Some parents think that the way to have a child with others, is to put her in a play group. Children are best off relating to adults and children older than they are, one-on-one. In such a natural setting they learn the best social skills from socially skillful people who love them.

No child, of her own nature, wants to be away from mom before she is ready, and no child yearns to be with a group of peers directed by an adult. Peer group is therefore not the answer to providing a larger community for young children. Who likes patronizing circle games? Chanting in a group (how humiliating)? Following orders? Being unable to get along? Aggression? Helplessness? Feeling unimportant little cog?

You may think that they need to learn to be just a cog in a larger community. I invite you to let go of controlling a child’s development. What the child will need, she will learn at her own way and time. Let go of orchestrating children’s learning and development. Provide and nurture, but follow the child’s cues.

My sons grew up without any group activities until they played in a youth orchestra or acted in theater in their early teen years. It was the other kids; those who were forced to be in groups earlier in their lives, who misbehaved and had trouble collaborating and being a part of a group. My sons had the need for intimate family relationship so satisfied, that collaboration was the next natural and effortless step. I have seen this trend not only with my sons, and not only about social competency. Trying to orchestrate future development is stressful and counter productive.

Human connection with socially competent and loving adults (parents first) is the ground on which a child social confidence and skill grows. Every stage in a child’s life is there for a purpose. If we can respect and respond to her needs fully during each stage of her life, she can be done with that stage and move on.

With love, Naomi

©Copyright Naomi Aldort

Naomi Aldort Ph.D.

Author, Raising Our Children, Raising Ourselves”**

* Gymboree Kemerburgaz

** Naomi Aldort’un “Raising Our Children Raising Ourselves” kitabı Doğan kitap tarafından Türkçeleştirildi.  Şiddetle tavsiye ederim.

Music Together

Sizinle çok keyifli bir aktiviteyi paylaşacağım.

İtiraf ediyorum, çocukları yaşlarına göre gruplandıran, doğal yaşam koşullarından uzak (hangi toplum/topluluk aynı yaş insanlardan oluşuyor?) oyun grupları ve anaokullarından pek haz etmiyorum.

Ada’nın kendi ailesi ve ailesinin arkadaşları çevresinde ‘doğal’ olarak sosyalleştiğini düşünüyordum.  Duvarların tavana kadar değişik oyuncakla dolu olmadığı, etraftaki nesnelerle oyun oynayarak, ve hayata oyun aracılığıyla bakarak büyümesi yeterli geliyordu.

Ayça bana ilk ‘Music Together‘ dan bahsettiğinde biraz araştırma yaptım.  Ne de olsa evime bir hayli uzak bir yerdeydi.  Burnumun dibindeki MyGym ve benzerleri müzik gruplarından farkının anlamaya çalıştım.  O aralar Ada artık yaşıtlarını görmeye başlasa iyi olur diye düşünüyordum.  Evde arkadaşlarımın çocuklarıyla kurmayı planladığımız doğal oyun grupları herkesin meşguliyetlerinin çakışması sonucu suya düşmüştü.

Bir denemeye karar verdik.

Şimdi nasıl bırakırız bilemiyorum.

Burada duvarlar boyu yükselen oyuncaklar yok.  Belirli bir zaman diliminde belirli bir aktivite yapılması beklenen anaokulu ortamı yok.    Muzikal sesi olan her alet kullanılıyor.  (Mutfak aletleri dahil) Kalın sesler, ince tınılar, devamlı sesler, yükselen sesler…  Çok duyulara hitab eden bir şekilde akıp gidiyor.  İtiraf etmeliyim Yapıncak‘ın kendi enerjisi bu işe çok bireysellik ve keyif katıyor.   ‘Müessese’ hissi ortadan kalkıyor.  Çocuklar kendi zamanlamalarında katılıyorlar aktivitelere.  Hiç zorlama, kurallar yok.

Bir güzelliği de aileler hep birlikte gelip müzik yapıyorlar.  Dışarıdan görseniz, anne-babalar çocuklardan daha çok mu eğleniyor diye düşünebilirsiniz.

Ada başlarda eli ağzında bir köşede izleyici rolünü çok iyi benimsedi.  Acaba pek bir etkisi olmadı mı diye düşündüğüm günler oldu.

Fakat son iki derste bir açıldı ki sormayın.  Şimdi şarkılardan favorileri var.  Her biri için değişik dansları var.  Müzikal bir kulağı da gelişti… Sanırım biz gitmeye devam edeceğiz.

Nisan’da başlayacak Bahar dönemi için kayıtlar devam ediyor sanırım.  Detayları inceleyebilirsiniz:

www.musictogetherist.com

Music Together Istanbul Facebook Grubu

Ve tabi ben dayanamadım, son derste biraz fotoğraf çektim:

ağlama izni

Ben artık kızımı ağlatıyorum.

Ama bakın nasıl:

Ağlamasına izin veriyorum.  Ağlamayla ilgili kendi çocukluğumdan gelen travmalara rağmen ihtiyaç olan ağlama ile, ‘bırak ağlasın(cry it out)’ arasındaki çizgiyi belirginleştirmeye, daha sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorum.

Bunun benim için ne kadar zor birşey olduğunu kelimelerle anlatmam imkansız.  Ama deneyeceğim.

Daha önce de yazdığım gibi, ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  İhtiyaçlarına hep ‘anında’ cevap verdim.  Fakat yakın zamanlarda farkettim ki bunu yapmak adına ufak gündelik travmalarıyla kendi başa çıkabilme kapasitesini elinden alıyorum.  Ağlama hissi geldiğinde onu o duygudan uzaklaştırmak için elimden geleni yapıyorum.  Yakın zamana kadar da çoğunlukla ağzına bir meme tıkıyordum.  (evet, kendiminkini, plastik olanları hiçbir zaman almadı)

Sonuçta Ada şu iki şeyi öğreniyor:

  1. Her ne olursa olsun, ağlamak kötüdür.  Ağlama duygusu yanlıştır.  Bu hissetttiğim ağlama ihtiyacını hisstemiyor olmalıyım.
  2. Her türlü sıkıntımı meme ile geçirebilirim.  Ama birtek meme ile.

Bunların ikisinde de nasıl bir hata ve kısır döngü olduğunu görebiliyor musunuz?

Peki, siz ağlayabiliyor musunuz?  İzniniz var mı?  Bağıra çağıra, duvarları inletircesine ağlayıp, ağlamanızı bitirmeye izniniz var mı?  Sizi sevenler sizi nasıl destekliyor?  ’Ağla, bağır boğazlarını patlat,’ mı diyorlar, yoksa ‘ağlama, üzülme, gel seni bir içkiye, bir kahveye götüreyim,’ mi?  Bu soruyu kendinize gerçekten bir sorun.  Hangisi sizin kendinizi daha yi hisstemenizi sağlar?

Bu konuyu ilk sevgili Nilüfer Devecigil bana anlattığında yaşadığım ‘evet ya!’ hissini unutamıyorum.  Ama bunu hayata koymam çok uzun sürdü.  Hala kendim ağlama ile ilgili yaralarımdam iyileşebilmiş değilim.  Ama deniyorum.  Ve şimdi zor da olsa paylaşıyorum.

Ada’nın diş hikayesini takiben çok yakın zamanda onu gece memesinden kesmeye karar verdik.  Sebebi o olsun, olmasın, gece emmeleri iştahını da etkiliyordu… Bu benim için başlıbaşına bir zorluktu.  Ama bu sefer kararlıydım.  Kendime 2 gün verdim.  İki gün Ada’nın buna hazır olup olmadığını anlayacak, ama ağlamasına izin vermeye çalışacaktım.  Herkesin tavsiyesinin aksine evden çıkıp gitmedim.  Bu işi eşime yüklemedim.  Gece meme emmek için uyandığında yanına gittim, kucağıma aldım ve artık gece meme ememeyeceğimizi, gece herkesin uyuduğunu, güneş çıkıp gökyüzü ‘mami’ olduğunda gene emebileceğimiz anlatmaya çalıştım.

Deliler gibi bağırdı.  Boğazlarını patlattı.

Aklımdan hep Nilüfer‘in sözleri geçti. “Ağlayan çocuk iyidir.  Ağlayan çocuk ilişki kuruyor demektir. Ağlamak travmasıyla başa çıkmasına yardımcı olacak.  Ağlamasına izin vermek gerek…”

Ben de içimden, içime ağladım.  Ona sarıldım, hiç bırakmadım.  Saçını okşadım.  Ağlamasının çok haklı bir his olduğunu, bu duygunun çok doğru olduğunu söyledim.  İkimizin de büyüdüğünü, bu yolu beraber geçeceğimizi, her zaman yanında olduğumu anlattım.  Boğazım düğümlendi ama sabaha kadar konuştum.  Dönem dönem sustu, dönem dönem ağladı.  Bu terane gece 3′ten sabah 9′a kadar sürdü.

İki gece.

Üçüncü gece uyanınca yanına Memo gitti.  İki ağladı sonra sesi kesildi.  Sabaha kadar kulağım onda oldu, ama sabah yedi olana kadar beni çağırmadı.

Üzerinden 3 hafta kadar geçti.  Her sabah 7′de gittim, emzirdim.  Beni ‘anne!, mami!’ diye çağırıyor.  Henüz bizim yatağımıza da gelmek istemedi.  Bir şekilde kendi arzusuyla odasında, yatağında yatıyor.  Gece uyanıyor ama ağlamadan, kapısından babası pış pış yapınca uykuya geri dalıyor.  Sabahları sarmaş dolaş yatıyoruz gene.  Dilediği kadar emiyor.  Gündüz bir daha istemiyor.

Koşuyor, geliyor, boynuma sarılıp öpüyor.  İlişkimiz başka bir boyuta geçti sanki.  Önceden yapmadığımız bir sürü yeni şey yapıyoruz.

Bir kapıdan geçtik.  Artık gün içinde yaşadığı küçük travmalarda da ‘ağla bebeğim, çok haklısın, böyle bekliyordun, şöyle oldu, ağla’ diyip koynumda tutuyorum.  3 dakika ağlıyor.  susuyor.  Diğer çocuklarla daha rahat sosyalleşiyor.  Üzerine bir büyüklük havası geldi ki sormayın.

Merak ediyorum, siz çocuğunuzu ağlatıyor musunuz?  Ağlatabiliyor musunuz?

Bir diş hikayesi…

Şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksınız… Yani ben hala inanamıyorum.

Burada hiç bahsetmedim sanırım, ama Ada yaklaşık 18 aylık olduğundan beri üst ön dişlerinde renklenmeler başladı.  Zamanında, ismi lazım değil – esasında lazım da belki özelde – bir pedodontist (çocuk diş hekimi) bunların çürük başlangıcı olduğunu, tamamiyle anne sütünden kaynaklandığını, derhal kesmem gerektiğini, yoksa 6 ay içinde genel anestezi altında hepsinin doldurulması gerekebileceğini söyledi.  Ha, üstüne bir de alt yan keserlerinin henüz çıkmamış olduğunu, bunun için çok geç olduğunu ve büyük ihtimalle genetik olarak bu dişlerinin olmadığı gibi bir bilgi de ekledi.

Biz eşimle önce afalladık.  Nasıl çıktığımı bilmem o Levent’teki muayenehaneden; o sıcak yaz günü.  Kulaklarıma kadar kızarmıştım sinirden.  Bu genç, çok ünlü bayan bana anne sütünü derhal kesmemi ve dişler için en kötü şeyin bu olduğunu ısrarla söylemişti.  Bu benim kitabımda imkansızdı.  Vücudumdaki her hücre buna şiddetle karşı çıkıyordu.

Ne yapacağımızı düşünürken yaklaşık bir hafta geçti.  Ben bulabildiğim yerli yabancı bütün kaynaklardan bu bayanın teorisini öldürecek birçok bilgi bulmuş, hafif rahatlamışken, Ada’nın o asla çıkmayacak ön keserleri patlamasın mı?  Kadının kredibilitesi bir anda sıfıra indi. Rahat ettik.  Olay söylediği gibi olamazdı.  Bu çocuk çok fazla antibiyotik içmişti.  Bağırsak florası zaten mahvolmuştu.  Ağız florasından da daha iyi bir senaryo beklenmezdi herhalde.

Böyle 6 ay kadar geçti.  Her gece sarmaş dolaş, saatlerce meme ağızda nefis uykular çektik.

Sonra bir sabah dişini fırçalarken farkettim ki azı dişleri de hafif renklenmişti.  Bu işe yönelme vakti gelmişti.  Bir başka diş hekimi hikayesi daha başladı.  Bu sefer Akatlar’da – gene ünü ün yapmış – bir pedodontist beye yönlendik.  Kendisi bizi toplam 10 dakika bile görmedi.  Bayanın çizdiğinden çok daha ağır bir senaryo çizerek anne sütüne lanet üstüne lanet okuyarak bunun ameliyathanede yapılması gerektiğini, kendisinin anestezi ekibi yüzünden Kadıköy Şifa’yı tercih ettiğini, 16 dişinin 8′inin çürük olduğunu ve müdahele edilmezse apse yapıp düşeceğini söyledi.  Bu operasyon sırasında yanında olup olamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum.  ”Asla ameliyathaneye giremezsiniz,” dedi.  E ben işim dolayısıyla hep giriyorum peki??? Kızımın yanına mı giremeyeceğim? Kesik yok? Kan yok? Eee?

Nasıl ağladığımı size anlatamam.  İlk defa anneliğimden şüphe ettiğim bir gündü.  Bir meme uğruna çocuğu sokacağım travmalara değecek miydi?  Kafam ilk defa bu kadar karışıktı.  Bir yandan okuduğum tüm kitaplar yüreğime yakınken, aklımda dönüp dururken, “ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmeden edemedim.

Eve gelip hızla forumlara sarıldım.  Önceden bahsettiğim Continuum Concept‘i uygulayan annelerin oluşturduğu bir forum var.  Gördüm ki çoğu çocukta oluyor.  Herkes “ozone tedavisi” diye birşeyden bahsediyor.  Tooth mousse adlı bir ürün kullanıyor.  Anne sütünü çocuklarını dinleyerek kesen, veya devam edenler var.  Beni alternativekidsteeth adlı bir yahoogroupa yönlendiriyorlar.  “Cure tooth decay” adlı bir kitap tavsiye ediyorlar.  Bu kitap birçok bilgi sistemimi yıkıyor.  Başım dönüyor, okuyorum.

Özet şu:

  1. Çürükler, eksik gıda almaktan oluşuyor.  Genetik faktörlerle hiç alakası yok.  Salyanın yapısı da çok önemli – ama bu da çok beslenmeye bağlı.
  2. Genelde fosfor ve kalsiyum dengesindeki bozukluklar buna sebep oluyor.  K2 ve D vitamini eksikliği de etkiliyor.
  3. Suda çözülen vitaminlerle yağda çözülen vitaminlerin dengesi de çok önemli.
  4. Bunu tekrar dengeye getirebilirseniz, çürüğü durdurabiliyorsunuz.  Hatta yumuşama başlamış bir diş bile kendine bir camsı tabaka yapıp korumaya alıyor.
  5. Ozone tedavisi (Healozone Treatment) – dişteki çürük yapan bakteriyi öldürüyor, çürüğü durduruyor.  Bir dişe uygulaması 40 saniye sürüyor.  Bir nevi ağız salyasının da nötralize olmasını sağlıyor. Dolguya kıyasla çok daha non-invasif bir uygulama.  Sağlıklı diş dokusuna hiç dokunmuyor.
  6. Tooth mousse diş kremi gibi birşey.  Dişin yeniden kalsifiye ve mineralize olmasına yardımcı oluyor.  Süt proteininden yapılıyor.  Günde 2 kez fırçalama sonrası uygulanıyor.

Bu bilgiyle donanınca yeniden, bu sefer ozone tedavisi araştırmasına, yeni pedodontistlere yol aldık.  iki kişiyle daha görüştük tavsiye üstüne.  İkisi de ılımlı yaklaştılar.  Ama ozone’u pek bilmiyorlardı.  Bir tanesi Zymaflor tabletini mutlaka vermemizi söyledi.  Florun zehir olduğunu bildiğimden buna pek yanaşmadım.  (Çocuğunuza veriyorsanız araştırmanızı tavsiye ederim)

Bir gece internette ısrarla gezerken Timuçin Bey‘e rastladım.  Türkiye’de ozone tedavisini yapıyordu.  Eşim hemen açıp konuştu.  Kapadığında yüzü düşmüştü.  Anlaşılan healozone bizim durumumuzda biraz geç kalmış oluyordu.  Ama gene de götürmeye karar verdik.

Bu 3 hafta önceydi.  Randevu bir şekilde dün gerçekleşebildi.

Ondan sonrası, mavi bir bulut.

Ofise girdik.  Son derece sempatik bir adam bizi karşıladı.

Uzun uzun hikayemizi dinledi.

Ada’yla konuştu.  Ona oyuncakların dişlerini gösterdi.

Sonra Ada’yı kucağına yatırdı.  Dişlerini inceledi.

Bir alet talep etti.  ”Azılarındaki çürüklerin derinliğini ölçeceğim,” dedi.  Alette 4,5,7 gibi sayılar.

“10′dan yukarıda ancak çürük mineye girmeye başlar,” dedi.  Bunlar çok yüzeysel.  ”Problem etmeyin.”

“Bu ön dişler leke gibi gözüküyor,” dedi.  Bir cila fırçasıyla derinliğini anlamak için izin istedi.

Verdik.

Ve.

O an.

Memo’yla gözlerimizin önünde.

Fırça değer değmez.

Dişlerin biri bembeyaz oldu. Pff. Leke uçtu.

İnanamadık.  Adam da inanamadı.

“Bunlar lekeymiş,” dedi.

4 ön diş.  Hani ameliyathanede oyulup doldurulacak olanlar.

Bugün hala şoktayım.  Ada’nın ön 4 dişi toplam 15-20 saniyede temizlendi.  2 hafta sonrasına azılarına ozone için randevu aldık.  Tam ozone için uygunmuş bu dişler.  Telefonda biz çok vahim bir senaryo çizince konuşmanın yönü değişmiş.

Üzerimden bir yük kalktı ki sormayın.

Hazirandan beri taşıdığım birşey.  Kararsızlıklar.  Pişmanlıklar.  Neler neler çıktı içinden.

Bugün, ben yeni bir insanım.

Tavsiyem: Annelik içgüdülerinizi asla bırakmayın.  Araştırın, yılmayın.  Aklınıza yatmayan hiçbirşeye paye vermeyin.  Diş konusunda bir sorunuz olursa bana yazın.  Bilgilerimi seve seve paylaşırım…

Sevgiyle…

Asılı kalmış bu sessizlik…

…Buraya yapışmış.  Elim gidip de yazamamışım bir türlü.  Halbuki ne çok şey biriktirdim bu aralar.

Ama önce bununla başlarım.  Kızımın iki yaşına gelmesini burada değil de Facebook’ta kutlamışım bu sefer.

Şevklen buraya kopyalarım:

“Kafamda binbir düşünce, önümde binbir iş, bir gözümü açmışım 27 Aralık olmuş gene… Üzerinden tam 2 yıl geçtiğine şu satırları yazarken inanmam mümkün değil. Zamanın lineer olmadığına bir kanıttır bu benim kitabımda.

Bir bakmışım anne olmuşum. Bir gözümü açmışım, kucağıma fırlatmışlar o ufacık, sıcacık, tatlıcık inanılmaz varlığı. Sanki bir düşümde defalarla gördüm ben bu anı… Bir uykudur uyanmışım, kendime gelmişim, kendimi bulmuşum. Bir kol omzumdan dürtmüş beni, doğru yol bu taraf demiş, kucağıma da onu tutuşturmuş, yoluma koymuş.

Taşımışım kucağımda, koynumda, göğsümde. Akıtmışım hep bilmediğim bana bile yabancı o sevgiyi. Bilmemişim içimdeki çığ gibi büyüyen sıcaklığı. Hep beklemeden vermişim. Hep sevmişim. Kemiklerim ağrımış bu sevgiden, coşmuş yüreğim.

Bir gün tanıyarak bakmış bana. Gözlerini gözlerime dikmiş, minnet etmiş sanki. O günü unutamam. Bir gün yan dönmüş, bir gün elini uzatmış, bir gün boynuma sarılmış. Bir gün elimden tutmuş… O elim hala sıcak.

Bir gün bir bakmışım koşuyor, ‘anne!’ diye bana doğru. Dizlerimin bağı çözülmüş, orada yığılacağımı sanmışım… Ama anne olmuşum ben. Kalkanım var benim. Kalbim zırhlı.

2 tam yıl geçmiş, onun içimden çıkarak kucağıma kaydığı o anın üzerinden. İnsan unutur mu demeyin, detayları unutmaya başladım bile. Bir hüzün kapladı içimi bu gece. Ama onun kucağıma değdiği o anı sanırım mezara götüreceğim.

İnsan anne olunca anlar derler ya. Anne olmuşum ben. Anlıyorum. Şaşıyorum kendime ama anlıyorum.

Seviyorum, tüm kalbimle. Her gördüğümde içim cız ediyor. Görmediğim her an özlüyorum. Her girdiğim doğumda sanki yeniden doğuruyorum. Taze kalıyor o an gözümde.

Akşam oluyor. Sarılıyoruz, uyuyoruz kucak kucağa. Sabah ‘anne!’ diye atılıyor boynuma.

2 yıl geçti üstünden. 20 de geçse, 200 de geçse bu iş böyle. Ben anladım. Ben anneyim.

Doğum günün, doğum günümüz kutlu olsun bebeğim.

Tanıdığım tüm harika anneler adına.

27 Aralık 2009″

Çocuğunuz nerede uyuyor? (Gerçekten?)

Continuum Concept, attachment parenting (doğal ebeveynlik) vs anneliğim için esas aldığım birçok ekolün içinde çocuğunuzu koynunuzda yatırmak var.  Ama son zamanlarda konuştuğum çoğu anne babadan şu itirafı alıyorum: ‘Çocuğumuz gecenin çoğunu yanımızda geçiriyor.  Bundan da çok bir şikayetimiz yok…’  Bu bahsettiğim çiftlerin çoğu continuum’u hiç duymamış, attachment parenting’den bi-haber, annelerimizden alışagelmiş yöntemlerle çocuk yetiştiriyorlar.  Sakın yanlış anlamayın, burada anne-babalık seçimine asla bir yorum yapmıyorum, herkes kendine en uygun olan yöntemi seçiyor bence, ama bir şekilde ‘çocuk illa da yatağında uyumalıdır,’ kuralı değişik çevrelerde bile benzer şekillerde rafa kaldırılıyor durumda.  Bunun sebebini merak ediyorum açıkçası…  Halbuki konvansiyonel anneliğin başta gelen kuralı çocuğu şımartmamaktır.  Bunun da en yakından hısım akrabası ‘çocuğu ağlatarak uyku eğitimi vermek, kendi başına kalmayı öğretmek, sınırları çizmek’tir.  Ama işte öyle olmuyor anladığım…

Ben kendim AP (attachment parenting) ile geç tanıştım.  Ama tanıştığımda farkettim ki içten içe çok benzer birşeyler yapıyormuşum zaten.  Uyku dışında.  Ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım.  Hatta götürdüğüm bir psikologun öngördüğü Ferber tarzı dakika hesabı yaparak ortalama 2 hafta günde 1.5 saatten ağlatma metodunu duyunca kulaklarıma kadar sinirden kızarıp, bu seans için ödediğim yüzlerce liranın bir geri dönüşü olabilmesi adına kendimi alternatif kitaplara gömdüm.  Şu gün diyebilirim ki dolaylı yoldan o seansın bana çok büyük faydaları olmuştur.  Evet.

Dediğim gibi, uyku konusunda kararsızdım.  Emzirmek, kucağımda taşımak, sürekli dokunmak kadar doğal bir şekilde gelmemişti bana yanımda yatırma isteği.  Ya da gelmişti de bir çok çevresel nedenden dolayı susturulmuş kalmıştı.  ’ Bir kez yatağına alırsan bir daha geri dönüşü olmaz’, ‘çocuk kendi kendine uyumayı öğrenemezse, senden hiç kopamaz, birey olamaz’, ‘kocanla ilişkin bozulur’, ‘çocuğu uykunda ezersin’, ‘çocuğu uykunda ezicem korkusuyla asla dinlenemezsin’.  Böyle bir sene geçti.  Ada bir yaşına gelene kadar odasında uyudu (ilk beş ay hariç).  Ama biz hiç uyumadık.  En son halimiz şöyleydi:  yatmak için yatağa gir, 20dk sonra uyan, kalk, koridorda sürün, emzir, 45 dk sonra uyumuyor diye babayı çağır, baba sallarken sen kestir, o uyutabilirse 1 saat max beraber kestirin.  Sonra sabaha kadar aynı terane devam etsin.  Şimdi siz buna çocuk yatağında uyuyor diyebilir misiniz?

Bir çok şey tavsiye edildi.  En baskılı gelen ise ‘çocuğu memeden kes, mama yedir uyut, sabaha kadar rahat rahat uyuyun’ idi.  Çekici geldi mi?  Evet belki 3 dakika filan.  Sonra Dr Sears’in kitapları düştü aklıma.  En önemlisi de ‘Nighttime Parenting’ (Gece Boyu Ebeveynlik) Kitabın ana teması şu:  Anne-babalık 9-5 bir masa başı işi değil.  Saatleri yok ve evet, gece de gündüz kadar işiniz olmalı.  (Buna iş olarak bakıyorsanız tabi) Çocuğun sağlıklı olarak büyümesi için bu gerekli.  Onun fizyolojisi gece boyu uyumaya göre ayarlı değil.  Hatta gece boyu uyutulan çocuklar daha fazla SIDS (ani bebek ölümleri) tehlikesi altında.  Ağlaya ağlaya ağlamamayı öğrenen bebekler çok küçük yaşta ebeveynleriyle ilişkiyi kesiyor.

Şimdi çekici geliyor mu o gece boyu uyku size?

Bana gelmedi ve içimin sesini duymama yardımcı oldu.  1 yaşını az biraz geçince Ada’yı yanımızı aldık.  İkimiz için de tarifsiz bir sene oldu diyebilirim.  Tavsiye ettiğim tüm arkadaşlarım diğerlerine tavsiye ediyor.  Siz siz olun, bana inanın.  Bu iş çığ gibi büyüyor.  Yatağında uyuduğunu zannettiğiniz o komşunun oğlu da geceyi muhtemelen anne babasının yanında geçiriyor.  Sağlıklı olanı bu.  Çocuk bu şeklide kendini ailenin bir parçası olarak hissediyor.  Anne-babasıyla ihtiyaçlarına göre ilişki içinde olan çocuk daha çabuk serpiliyor, özgürleşiyor.  Kendine güvenli, ihtiyacı olduğunda arkasında anne babasının olduğunu bilen, güçlü bir birey olabiliyor.  E hani siz en başta zaten çocuğun birey olabilmesi için vermemiş miydiniz şu uyku eğitimini?  Al işte.

Çocuklara ihtiyaçlarından vazgeçmeyi öğretmeyin.  Size ‘yemek yemeye ihtiyacınız yok,’ denmesi gibi birşey bu.  Çocuklara iç seslerini duymamazlıktan gelmeyi öğretmeyin.  İleride yetişkin olduklarında kendi kararlarını sağlam verebilmek için o sesi aradıklarında, bulabilsinler.  Onun, ‘o’ olmasına izin verin.

Bakın söylüyorum, ben çebelleştim bu konuyla.  Siz cebelleşmeyin!

Evet, sizin çocuğunuz nerede uyuyor?

* Fotoğraf için Mackeson’a teşekkürler.

Continuum – Süreklilik, Devamlılık, Olagelen, İçte olanı Takip Eden vs vs.

Öncelikle yok bu kelimenin Türkçesi.  İngilizcede uyandırdığı ‘içten geleni devam ettirme’ anlamı öyle tek kelimeyle anlatılacak birşey değil.

Temmuz ortası bir tarih.  Yoga’dan çıkmış, Aşşk’da laflıyoruz kızlarla.  Konu dönüp dolaşıp bu kitaba geldi.  ’Çok acayip bişey, anlatamıyorum, okuman lazım,’ dedi Başak.  Aklımın bir köşesine yazdım.  Sonra birgün eski maillerimi temizlerken bir mail buldum Nur‘dan.  Ada’nın çok meme düşkünü olmasından, çok bağımlı olmasından ve mızmızlanmasından bahsetmişim ona.  O da bana bu kitabın sitesini yollamış.  ’Çocuk merkezli’ bir yetiştirme biçiminin getirdiği dengesizlikleri anlatan.  Hadi, gene çıktı karşıma.  Direk siteden girdim sipariş verdim.

1 hafta sonra kapımdaydı.  Bir çırpıda okumak istedim, okuyamadım.  İngilizcesinin çok zor olmasının yanı sıra kavramlar o kadar öğrendiklerimizin dışında ki onları unutmak, birçok noktada başa sarmak gerekiyor.

Jean Liedloff bir antropolog.  Araştırmacı, yazar.  Güney Amerika ormanlarında geçirdiği 2 yıl boyunca Taş Devri kabileleriyle iç içe yaşıyor.  Yequana isimli bir kabilenin içinde geçirdiği uzun yıllar onların hayata bakışları ve çocuklarını yetiştiriş şekilleri çok ilgisini çekiyor ve bu tez için geri dönüyor.

Bu insanlar hayatlarından çok mutlular.  Mutluluk onlar için bir amaç değil.  Herşeyin içindeki güzelliği görebiliyorlar.  Hayatları tam, bir eksiklikleri yok.

Çocuklar hiçbir zaman birbirleriyle kavga etmiyorlar.  2 yaş sendromu geçirmiyorlar.  Anne-babalarının sözünden çıkmayı bırakın, onların dediklerini yapmak onlar için bir gurur meselesi.  Müthiş bir kabile içinde büyüme durumu var.  Destek karşılıksız. Herkes paylaşımcı.  Bir nevi ütopya diyebilirsiniz…

Biz Batı toplumları ve ondan etkilenen kültürler olarak bu kabileden en önemli eksiğimiz ‘human continuum’ denen insanlığın süregelmesinde DNA’sında olan beklentilerini karşılamıyor olmamız.  Çocuklarımızı ilk günden beri bir disiplin içine sokmaya çalışıyoruz.  Halbuki onların tek istedikleri annelerinin kollarında olmak.   Yataklar alıyoruz, süslüyoruz.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Pusetler alıyoruz, en pahalısından (evet ben de aldım) gezdirmek için.  Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Biberona alıştırıyoruz, emziğe alıştırıyoruz.  Bebek bezine alıştırıyoruz (Evet bunu detaylı konuşacağız)Ama onun tek istediği annesinin kollarında olmak.  Ve sütünü orda emmek, uykuya orda dalmak.  Uyandığında ise gene orada güvende olmak.

Tek yapmanız gereken kendi ve bebeğinizin continuum’una saygı duyup onu emekleme yaşı gelene kadar hiç yere koymamacasına koynunuzda taşımak.  Bunun insanlığın tüm problemlerine çözüm olabileceğini söyleseler, yapar mıydınız?

Devamı gelecek…

 

NoT: Kitap için yapılan yorumlardan ilki: ‘ If the world could be saved by a book, this just might be the book’* John Holt.  Ne dersiniz?

* ‘Eğer Dünya bir kitapla kurtarılabilseydi, bu kitap o olurdu’ John Holt.

İhmalkar Anne

Uzun zaman oldu yazmıyorum.  Yazamıyorum.  Birikti birikti bir türlü satırları bulamıyor kelimeler.  Şaşıyorum.  Bekliyorum.  Geri gelsin diye.

Anlıyorum.  Kararsızlık durgunluğu bu.  Geçmesine izin veriyorum.  Kitaplar düşüyor kucağıma, insanlar giriyor hayatıma ve kararsızlığım yaz sıcaklarıyla beraber uçup gidiyor.  Soğuk, yağmurlu, evde kaloriferlerin yanmaya başladığı bu pazartesi günü girişimi yapabiliyorum.  Koca bir yaz geçirmişiz, ama yağmur damlaları ve bir sıcak kahveymiş beklediğim.

Anneliğimi şekillendiren birçok şeyin yaşandığı güzel bir yaz sona erdi.  Ada bugün 22 aylık.  Her geçen gün sanki bir öncekinden kat kat daha güzel.

Artık birçok şeyden daha eminim.  Kendime daha güvenliyim.  Kızımı dinlemeyi seçtim.  Her duyduğuma paye vermemeyi seçtim.  ’Olmalı’ kavramını tamamen ortadan kaldırmayı seçtim.  Sütten kesmemeyi, yanımda uyutmayı, istediği her an kucağıma almayı ve yemek yemediği zaman asla zorlamamayı seçtim.  Evet 3 gün aç gezdi, ama şimdi masada oturmak onun için bir keyif.  İçgüdülerimin kapısını çaldım.  İçersi cıvıl cıvılmış.  Mutlu oldum.

The Continuum Concept ile devam edeceğim anlatmaya…

Ergo-nomik Taşıma

Bebeğinizi nasıl taşıyorsunuz?  Kucakta, anne kucağında, pusette?  

Bebeğiniz en çok kucakta mı durmayı seviyor?  Eyvah, şımardı mı yoksa?

Bu tip endişeler içinde olan anne babalara güzel bir haberim var.  Bebeğinizi hem kucağınızda taşımanızı sağlayan, hem de kollarınızı koparmayan yöntemler var.  Üstelik çok sofistike sistemler olması da gerekmiyor.  Bildiğiniz tarlada çalışan anneyi gözünüzün önüne getirin.  Özümüze çok da uzak değil yani.

Ha, bir de uzmanlar bebek gelişimi için faydalarını saymakla bitiremiyorlar.

İlginizi çekti mi?

Daha önce bir yazımda da bahsettiğim, bebeği giyme methodundan bahsediyorum.  İngilizce babywearing kelimesinden gelen bu terim, adı üstünde bebeğinizi bir aksesuar misali giymenizden bahsediyor.  Bunun bir cok yöntemi var.  Basit bir bez parçasıyla dahi kundak misali bebeği sarıp sırtınıza ya da göğsünüze asabiliyorsunuz.  Benim çok uzun süre severek kullandıklarımdan bir tanesi Moby Wrap.  Bebek mutlu, taşıyan mutlu.  Fakat bugün benim üzerinde duracağım daha çok bir sırt çantasını andıran Ergo Baby Carrier.

Uzun süre Moby ve benzeri bez parçalarını denedikten sonra, Ada’nın büyümesi ve ağırlaşması sonucu arayışlarım karşıma Ergo’yu çıkardı.  Ergo’da herşey düşünülmüş; sırtınıza ve belinize oturan kalın içi pedli askıları var.  Bebeğinizin omurga gelişimini destekleyen, oturduğu pozisyonda dizlerinin poposundan yukarıda kalmasını sağlayan bir sistemi var (Bebek taşıyıcılarında bu özelliği arayınız).  İsteğinize göre önde, sırtta veya kalçada taşıyabiliyorsunuz.  ’Uyku şapkası’ sayesinde, bebeğiniz uyuyakalırsa kafasının düşmesini veya yüksek ışıktan rahatsız olmasını engelleyebiliyorsunuz.

Değişik taşıma şekilleri ve resim galerisi için tıklayınız.

Benzer özellikleri olan ürünleri burada incelemeniz mümkün.  Bildiğim kadarıyla Nilüfer Devecigil kendisi de bunları yaptırıp çeşitli yerlerde satışa sunuyor.  Internette yeterince ararsanız, kendiniz dikmek için kalıplar ve kumaş tavsiyeleri de bulmanız mümkün.  Özellikle Amerika’da bu büyük bir sektör ve almış yürümüş durumda.

Peki neden?

Sizin için kolaylık sağlamasının yanısıra bu tarz bebek taşımanın bebek üzerindeki faydaları çok çeşitli:

  1. Giyilen bebekler, en önemli hayatta kalma ihtiyaçları karşılandığı için daha sakin oluyorlar.  Taşıyıcıyı görebiliyor, koklayabiliyor, duyabiliyor, tadabiliyorlar.  Bu pozisyonda meme emebiliyorlar.
  2. Annenin ritmine anne karnından alışık olan bebekler, kendilerini daha güvende hissediyorlar.
  3. En çok öğrenmenin gerçekleştiği ‘Sessiz ama açık’ (quiet alert) durumda daha çok vakit geçiriyorlar.
  4. Anne-baba ve bebek arası bağ oluşumu hızlanıyor.
  5. Bebekler insan yüzündeki değişimleri ve mimikleri inceleyerek daha çabuk öğreniyorlar.
  6. Daha az ağlıyorlar.
  7. Anneler ve babalar, boş kalan elleriyle bir çok işi aradan çıkarabiliyorlar.

Liste uzayıp gidiyor.  Bir anne olarak bebeğinizin koynunuzda olmasını bilmekten gelen huzur ve mutluluk duygusunu da buraya eklemeden edemeyeceğim.  Ve ne olursa olsun, ne kadar ve neye ağlarsa ağlasın, onu giymeye başladığınızda susup sakinleyeceğine iddiaya girebilirim.  Bunu birçok kez yaşadım, ve her seferinde de şaşırmaya devam ediyorum.

Denemeniz şiddetle tavsiye edilir.  İyi giyimler…

Eski Yazılar »
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 209 other followers