Gebelik, bilgelik, sadelik, annelik, babalık, insanlık ve doğal bağlılık adına, dünyanın o en güzel, tadı tarifsiz hediyesinin paylaşım yeri, ortamı.
annelik için arşiv
Şubat 15, 2012, 12:10 pm · Kategori: 2 numara, annelik, Değişim, Doğum, personal
Bu ay doğum yaptığım ay olacaktı. Bir erkek bebeği kollarıma aldığım, göğsümde o sızıyı yeniden hissettiğim, emzirdikçe bağlandığım, duygulandığım, ağladığım, güldüğüm, evimin insanlarla dolduğuna hem sevindiğim hem söylendiğim bir ay olacaktı. İki koynum da dolu olacaktı sonunda, koltukaltlarım kabarık.
Havuz içinde deneyecektim doğum sancılarımı geçirmeyi – havuz bile belliydi. Ada’yı yanımda tutacaktım mümkün mertebe, onun gözünün içine bakmanın bana verdiği kuvveti kullanacaktım. Bebeklere titreyen bir sevgiyle yaklaşan küçük kızım hem çok kıskanacak hem kim bilir nasıl sevinecek, nasıl sevecekti kardeşini. Muhakkak ranza isteyecekti bir noktada.
Baba kesin birkaç sakal daha beyazlatacak, uykusuz ama mutlu olacaktı. Doğum anında anlayacaktı bu sürprizin nerden çıktığını. Kalbi şişince o an, bilecekti. Kim bilir belki bir fotoğrafçı dostum yakalayacaktı bu anı.
Yerine, bu Şubat ayı benim arınma ayım oldu. Bu Şubat’ı hatırlamak için yerine birşey koymak istedi beynim sanırım. Yolum birgün ayurvedaya düştü. Hızla kendimi 10 günlük bedensel bir temizlik içinde buldum. Hiç sorgulamadım. “Neden yapıyorum? Doğru mu yapıyorum?” demedim. Karşıyım esasında detox vari şeylere.
Bu sabah – başka kalktım yataktan. Dingin, sakin, dinlenmiş, sanki yıllarca uyumuş, daha rahat düşünebilen, bir anda birçok şeyi net görebilen bir Aslı. Tanımıyorum ben bu beni. Ya da unutmuşum. Hamarat, enerji dolu ve hafifim. Kilolarca sanki. Onlarca.
Bu ay yenilenecekti hücrelerim sıfırdan. Yeni kan dolanacaktı damarlarımda. Oldu da işte aynen öyle.
Bu ay, bu 2012 senesinin bu özel Şubat ayı.
Aralık 27, 2011, 11:16 am · Kategori: annelik
Bloga dönüş için birkaç kez elim gitti. Ama yüreğim tıkanmıştı. Hala acıyan yerler var. Ama hayat bir döngü. Bir kez daha döndük biz dünyanın etrafında. Neler yaşadık bu kez dönerken. Bir dahaki sefer neler yaşayacağız? Kim bilir? Hayatın güzelliği burda.
4 yıl önce bugün yüreğim büyüdü benim. Taştı bedenimden. Kucakladım Ada’yı. Hiç bırakmamacasına. Kucaklayabildiklerimden olması onu hep özel kılıyor. Hep yanımda. Büyümesini an be an izliyor, ama bazen başa çıkamıyorum.
Zaman çok garip birşey. Başımıza gelmişler, gelecekler zaten bir yerimizde yazılı. Hatta kazılı. Bunları hep biliyoruz. Ama hatırlayamıyoruz. Son zamanlarda Ada’ya bakınca genç kız, hatta yetişkin halini görür gibi oluyorum. Onu hayal ediyorum. Ancak o noktada davranışlarımın bazıları saçma ve kısıtılayıcı geliyor. Düşkünlük seviyesinde bağımlılığın aslında benim tarafımda olduğunu çok güzel gösteriyor bana. Ben de büyüyorum esasında.
İyi ki doğmuşsun sevgili kızım. İyi ki bana anneliği tattırmışsın. Tökezlesem de, bunalsam da bazen, bana öğreteceklerine açık olmaya söz veriyorum.
Evrenden bana senin özelliğini anlama sabrı ve bilgeliği diliyorum bu sene için. Senin çok farklı bir yol izleme şansına ve seçeneğine saygı duyabilmeyi istiyorum.
Sevgiyle.
Ağustos 22, 2011, 9:36 pm · Kategori: 2 numara, annelik, personal
“Allah kahretsin,” demiştim ilk 2 çizgiyi gördüğümde.
Ne utanmıştım sonra. Yazacağım deyip bir türlü yazmaya elimin gitmemesinde var mıydı bir hacet.
Ada o kadar büyük krizler geçirdi, bulantılarım beni o kadar yatağa bağladı ki, kaldım böyle arada derede.
Genelde olayları özümsedikten ve çözümledikten sonra yazıyorum. Bir başkasına faydası olur diye.
Şimdi ise tam ortasındayım zorluğun. Kemiklerimi acıtan yerdeyim.
13.5 haftalık down sendromlu bir erkek bebeğe gebeyim. Benim yerimde olan annelerin %97 sinin yaptığını yapacağım yarın, çok zor da olsa ona veda edeceğim. Keşke anlatacak cesurluk öykülerim olsaydı, keşke alternatif kalabilseydim, eğitici olabilseydim, az seçilen yolu seçebilseydim. Bu sefer olmadı. Cesaret edemedim. Hayatım boyunca da bunu taşıyacağım.
Cennetteki bebeklerimin sayısı ikiye çıkacak, dünyada ise bir tane pırlantam var. Ne saçma değil mi?
Buraya yolunuz düşerse yarın, bebeğim için bir güzel düşünce gönderirseniz sevinirim.
Birgün, belki anlayacağım. Ama şimdi, bir tek acıyorum. Hem de çok.
Elveda bebeğim. Seni seviyoruz.
Şubat 14, 2011, 3:30 pm · Kategori: anaokulu, annelik, Doğal ebeveynlik (Attachment Parenting)
Durup durup böyle ağır bir konudan girmeyecektim esasında.
Yazacak çok şeyim vardı. Geçirdiğim annelik evreleriyle ilgili. Yüzleştiğim hayatımla, küçüklüğümle, içimle ilgili.
Nasıl hep de sıkıntıları bir nebze atlattıktan, üzerinde düşünmeye ve anlamaya vakit bulduktan sonra yazdığımı, sıkıntının içinde boğuşurken yardım istemenin benim için ne zor olduğunu yazmak isterdim. Aylar geçti, parmaklarım klavyeye yanaşmadı. Paslandım. Gene biraz aklım devreye girmeye başlayınca yazmaya yanaşıyorum. Evet, bu konunun üzerinde de çalışacağım.
Geçen zamanda neler oldu?
- Ada 2 sene 9 aylık bir süreden sonra biraz kendi hazır olduğu sinyallerini verdiği, biraz da aramızda oluşan sağlıksız bağı kırmak istediğim için memeyi bıraktı. Bu hangimiz için daha dümur bir durum oldu, tartışılır.
- Evimizi yeni bir yere, Ada için daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bahçeli bir muhite taşıdık. Başta çok tepki gösterdi. Şimdi, aşık.
- Diş kontrollerimiz için yeni bir doktor keşfettik, dünyamız yeniden aydınlandı. Ağzımızdaki azılar dahil hiçbir lekenin çürük olmadığını öğrendik. Evet bilahare yazacağım bu bayıldığım diş hekimi hakkında.
- Memenin hayatımızdan çıkması ile, yemek düzenimiz değişti. Çeşit meraklısı olduk. Sanırım 6 ayda 2.5 kilo kadar aldık.
- Zaman zaman çok tepki gösterdiğimiz ama inanılmaz sabrıyla hep yanımızda bekleyen ablamızla en yakın arkadaş olduk. ”Anne sen git, oyunumuzu bozma,” diyecek kadar.
- Yeni mahallemizde yaptığımız anaokulu araştırmalarından sonra Ada’ya uygun olduğunu düşündüğümüz biryer bulamadığımıza inanarak bir sene daha okul konusunu erteledik. Hatta birkaç gün önce okuduğum bir yazı sonrası hepten ertelemiş olabilirim. İşte bugün de tam bunu yazacağım.
Ada’nın hassasiyetine ve hala çok bebek olan ruhuna hitap edecek hiçbir yer bulamadım. Görüştüğüm yerler ya anneyi istemiyorlar, ya %100 ingilizce konuşuyorlar (Ada bir kelime bile bilmiyor ve anlamadığı biriyle ilişki kuramıyor) ya da belirli saatlerde belirli aktiviteleri zorluyorlar.
O aktiviteleri belirli yöntemlerle yapmayı öğretiyorlar (“boya fırçayla yapılır, parmakla değil,” gibi).
Dışına çıkan çocuk oyundan alınıyor. (Evet buna bizzat şahit oldum)
Babamızın bu konuya takıklığı olmasa biz mutlu mesut evde takılıyorduk. Ara ara, prensipte karşı olduğum, ama çalışanları kişisel olarak tanıdıktan sonra tüm önyargılarımın kırıldığı bir yere – Gymboree *’ye – beraber gider olduk. Orada oyunlar oynadık, yeni çocuklarla tanıştık ama ondan da bir süre sonra sıkıldık.
Şimdi evde anneyle, sık sık ananeyle ve ablamızla çok vakit geçiriyor. İnanılmaz bir hayal gücü var. En ala oyuncaklar vız gelir, “badikatalar ve dinler” (avucunda yaşayan minik hayali oyuncakları) ile 2-3 saat rahat kendi başına oyun kuruyor, yönetiyor, oynuyor. Beni özleyince yanıma geliyor, yeterince vakit geçirdiğimizde ablaya gidiyor. Sokaklara çıkıyoruz, ziyaretlere gidiyoruz. Akşam babayla tepe taklak bitap düşene kadar koşuyoruz.
Oyun grubumuz yok. Anaokuluna gitmiyoruz. Yaşıtlarından ziyade onu anlayan, güvendiği yetişkinlerle ve daha büyük çocuklarla oynuyor Ada. Kendi kedine oynuyor.
Arada şu laflar geliyor: ” Bu çocuğa arkadaş lazım…” “Artık kendi yaşıtlarıyla sosyalleşmesi lazım…” “Okula gitse açılır”.
Bu seslere kulak veriyor insan. ”Acaba mı?” diyor. Tıpkı, “Bu çocuk kendi kendine uyumalı,” ”Artık memeyi bırakmalı…” “Çok kucakta şımartılmamalı…” ya verdiği gibi. Ama birgün o yazı düşüyor mail kutusuna. Tam da ara bu düşünceler gezinirken, yeniden blog yazısı yazdıracak o yazı.
Eksiksiz yayınlıyorum (çeviri için yardımcı olabilirim). Ağzına sağlık Naomi. Çocuklarımıza bizden uzak varolmayı öğretmeden önce, bize doyduklarından emin olalım. Onların kendi gelişim süreçlerine saygı duyalım.
Sevgiyle
“Naomi’s Reflections: Children don’t need groups
My last reflections about children’s need to be raised by their own mothers brought a lot of love, enthusiasm and support. A couple of you wondered if children didn’t need some time away from mom.
They don’t need to be “away from mom.” They do need other human connections. They will be ready to be with others and away from mom, when they ask for it; when they are satiated with mom and dad. And, no, sending them to play in a group is not the way to best meet their need for diverse relationships.
This society takes the “need to be away from mom” more seriously than the “need to stay close to mom.” So first thing first. Lets make sure babies and children are so content and fulfilled with mom’s and dad’s presence, that they want and feel happy to be with other adults of their own free will and when they are ready.
Having more than two adults in a baby and child’s life is wonderful. When the child wants to be with one of them, she can, while mom stays close by. It is not an exercise in being “away from mom.” That’s not a goal. The idea is to allow more relationships in the child’s life to develop naturally in the process of life itself. The child becomes happy with other loving adults when their presence does not coincide with losing mom.
Have grandma, a friend, a room mate and others be part of your baby and child’s life. But, don’t leave. Being with others can easily become part of the child’s life when not associated with any loss of mom. The child does not need to be away from mom. In fact this sentence is negative and makes no sense to me. Do we need to be hungry in order to enjoy diverse foods? Why deprivation? Why “away?” What kind of “need” is this? Depending on a child’s nature, she may benefit from diverse relationships while mom is close by.
A child who knows a few adults without stress, will, at her own time, lead the way to being with an adult she loves without the presence of her mother. The child will let you know when she is ready. She doesn’t need it, it is just that she doesn’t need mom’s close presence any more. It is natural development that comes with security and time. Therefore, there is never a need to orchestrate a “learning experience.” The child knows when she feels at ease with other people and without mom. If we push, she shrinks away or develops a long term emotional issue.
Notice that I only speak about in a personal relationship with other adults. Some parents think that the way to have a child with others, is to put her in a play group. Children are best off relating to adults and children older than they are, one-on-one. In such a natural setting they learn the best social skills from socially skillful people who love them.
No child, of her own nature, wants to be away from mom before she is ready, and no child yearns to be with a group of peers directed by an adult. Peer group is therefore not the answer to providing a larger community for young children. Who likes patronizing circle games? Chanting in a group (how humiliating)? Following orders? Being unable to get along? Aggression? Helplessness? Feeling unimportant little cog?
You may think that they need to learn to be just a cog in a larger community. I invite you to let go of controlling a child’s development. What the child will need, she will learn at her own way and time. Let go of orchestrating children’s learning and development. Provide and nurture, but follow the child’s cues.
My sons grew up without any group activities until they played in a youth orchestra or acted in theater in their early teen years. It was the other kids; those who were forced to be in groups earlier in their lives, who misbehaved and had trouble collaborating and being a part of a group. My sons had the need for intimate family relationship so satisfied, that collaboration was the next natural and effortless step. I have seen this trend not only with my sons, and not only about social competency. Trying to orchestrate future development is stressful and counter productive.
Human connection with socially competent and loving adults (parents first) is the ground on which a child social confidence and skill grows. Every stage in a child’s life is there for a purpose. If we can respect and respond to her needs fully during each stage of her life, she can be done with that stage and move on.
With love, Naomi
©Copyright Naomi Aldort
Naomi Aldort Ph.D.
Author, Raising Our Children, Raising Ourselves”**
* Gymboree Kemerburgaz
** Naomi Aldort’un “Raising Our Children Raising Ourselves” kitabı Doğan kitap tarafından Türkçeleştirildi. Şiddetle tavsiye ederim.
Nisan 21, 2010, 11:24 am · Kategori: annelik, babalık, personal
sen.
tanıdığım en şahane insan.
seninle paylaştığım 15 sene katlanıp, çarpılıp büyüsün istiyorum.
ben, bugün, senin sayende olduğum yerdeyim.
sayende anneyim.
bunun için dünyaları versem sana yetmez.
geceler boyu benim annelik seçimime saygı duyarak ayakta geçirdiğin saatlere.
tüm yorgunluğuna rağmen onu gördüğünde göz kenarlarında oluşan gülme çizgisine.
hiç üşenmeden, her gün onu parka, yeşilliklere götürmene.
bana sessiz ve derinden her gün, yine yeniden, sevdiğim işi yapmam için verdiğin desteğe.
binlerce kez minnet.
yaptığım yemekleri beğendiğin için.
ben ameliyat olacağım zaman benimle saat 3′e kadar aç, susuz geçirdiğin için.
hamileyken her gece ayaklarımı sıvazladığın,
en zor günümde elimi tuttuğun,
ağlarken saçımı okşadığın,
gülerken boynuma sarıldığın,
benimle doğumda elele kenetlendiğin,
sancılar boyu dansettiğin,
bedenimin tüm ağırlığını taşıdığın,
beni benden iyi tanıdığın,
bana katlandığın için.
teşekkür çok zayıf kalıyor.
nice nice mutlu yıllara.
beraber.
hep beraber.
senin oluşturduğun bu aileyle.
seni çok seviyoruz. sonsuz.
iiki dudun!

Mart 9, 2010, 1:40 pm · Kategori: annelik, ağlama, Doğal ebeveynlik (Attachment Parenting), uyku

Ben artık kızımı ağlatıyorum.
Ama bakın nasıl:
Ağlamasına izin veriyorum. Ağlamayla ilgili kendi çocukluğumdan gelen travmalara rağmen ihtiyaç olan ağlama ile, ‘bırak ağlasın(cry it out)’ arasındaki çizgiyi belirginleştirmeye, daha sağlıklı bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorum.
Bunun benim için ne kadar zor birşey olduğunu kelimelerle anlatmam imkansız. Ama deneyeceğim.
Daha önce de yazdığım gibi, ben Ada’yı hiçbir zaman ağlatmadım. İhtiyaçlarına hep ‘anında’ cevap verdim. Fakat yakın zamanlarda farkettim ki bunu yapmak adına ufak gündelik travmalarıyla kendi başa çıkabilme kapasitesini elinden alıyorum. Ağlama hissi geldiğinde onu o duygudan uzaklaştırmak için elimden geleni yapıyorum. Yakın zamana kadar da çoğunlukla ağzına bir meme tıkıyordum. (evet, kendiminkini, plastik olanları hiçbir zaman almadı)
Sonuçta Ada şu iki şeyi öğreniyor:
- Her ne olursa olsun, ağlamak kötüdür. Ağlama duygusu yanlıştır. Bu hissetttiğim ağlama ihtiyacını hisstemiyor olmalıyım.
- Her türlü sıkıntımı meme ile geçirebilirim. Ama birtek meme ile.
Bunların ikisinde de nasıl bir hata ve kısır döngü olduğunu görebiliyor musunuz?
Peki, siz ağlayabiliyor musunuz? İzniniz var mı? Bağıra çağıra, duvarları inletircesine ağlayıp, ağlamanızı bitirmeye izniniz var mı? Sizi sevenler sizi nasıl destekliyor? ’Ağla, bağır boğazlarını patlat,’ mı diyorlar, yoksa ‘ağlama, üzülme, gel seni bir içkiye, bir kahveye götüreyim,’ mi? Bu soruyu kendinize gerçekten bir sorun. Hangisi sizin kendinizi daha yi hisstemenizi sağlar?
Bu konuyu ilk sevgili Nilüfer Devecigil bana anlattığında yaşadığım ‘evet ya!’ hissini unutamıyorum. Ama bunu hayata koymam çok uzun sürdü. Hala kendim ağlama ile ilgili yaralarımdam iyileşebilmiş değilim. Ama deniyorum. Ve şimdi zor da olsa paylaşıyorum.
Ada’nın diş hikayesini takiben çok yakın zamanda onu gece memesinden kesmeye karar verdik. Sebebi o olsun, olmasın, gece emmeleri iştahını da etkiliyordu… Bu benim için başlıbaşına bir zorluktu. Ama bu sefer kararlıydım. Kendime 2 gün verdim. İki gün Ada’nın buna hazır olup olmadığını anlayacak, ama ağlamasına izin vermeye çalışacaktım. Herkesin tavsiyesinin aksine evden çıkıp gitmedim. Bu işi eşime yüklemedim. Gece meme emmek için uyandığında yanına gittim, kucağıma aldım ve artık gece meme ememeyeceğimizi, gece herkesin uyuduğunu, güneş çıkıp gökyüzü ‘mami’ olduğunda gene emebileceğimiz anlatmaya çalıştım.
Deliler gibi bağırdı. Boğazlarını patlattı.
Aklımdan hep Nilüfer‘in sözleri geçti. “Ağlayan çocuk iyidir. Ağlayan çocuk ilişki kuruyor demektir. Ağlamak travmasıyla başa çıkmasına yardımcı olacak. Ağlamasına izin vermek gerek…”
Ben de içimden, içime ağladım. Ona sarıldım, hiç bırakmadım. Saçını okşadım. Ağlamasının çok haklı bir his olduğunu, bu duygunun çok doğru olduğunu söyledim. İkimizin de büyüdüğünü, bu yolu beraber geçeceğimizi, her zaman yanında olduğumu anlattım. Boğazım düğümlendi ama sabaha kadar konuştum. Dönem dönem sustu, dönem dönem ağladı. Bu terane gece 3′ten sabah 9′a kadar sürdü.
İki gece.
Üçüncü gece uyanınca yanına Memo gitti. İki ağladı sonra sesi kesildi. Sabaha kadar kulağım onda oldu, ama sabah yedi olana kadar beni çağırmadı.
Üzerinden 3 hafta kadar geçti. Her sabah 7′de gittim, emzirdim. Beni ‘anne!, mami!’ diye çağırıyor. Henüz bizim yatağımıza da gelmek istemedi. Bir şekilde kendi arzusuyla odasında, yatağında yatıyor. Gece uyanıyor ama ağlamadan, kapısından babası pış pış yapınca uykuya geri dalıyor. Sabahları sarmaş dolaş yatıyoruz gene. Dilediği kadar emiyor. Gündüz bir daha istemiyor.
Koşuyor, geliyor, boynuma sarılıp öpüyor. İlişkimiz başka bir boyuta geçti sanki. Önceden yapmadığımız bir sürü yeni şey yapıyoruz.
Bir kapıdan geçtik. Artık gün içinde yaşadığı küçük travmalarda da ‘ağla bebeğim, çok haklısın, böyle bekliyordun, şöyle oldu, ağla’ diyip koynumda tutuyorum. 3 dakika ağlıyor. susuyor. Diğer çocuklarla daha rahat sosyalleşiyor. Üzerine bir büyüklük havası geldi ki sormayın.
Merak ediyorum, siz çocuğunuzu ağlatıyor musunuz? Ağlatabiliyor musunuz?
Mart 5, 2010, 11:01 am · Kategori: annelik, Continuum, diş, dişçürüğü, Doğal ebeveynlik (Attachment Parenting), Doğallık

Şimdi anlatacaklarıma inanamayacaksınız… Yani ben hala inanamıyorum.
Burada hiç bahsetmedim sanırım, ama Ada yaklaşık 18 aylık olduğundan beri üst ön dişlerinde renklenmeler başladı. Zamanında, ismi lazım değil – esasında lazım da belki özelde – bir pedodontist (çocuk diş hekimi) bunların çürük başlangıcı olduğunu, tamamiyle anne sütünden kaynaklandığını, derhal kesmem gerektiğini, yoksa 6 ay içinde genel anestezi altında hepsinin doldurulması gerekebileceğini söyledi. Ha, üstüne bir de alt yan keserlerinin henüz çıkmamış olduğunu, bunun için çok geç olduğunu ve büyük ihtimalle genetik olarak bu dişlerinin olmadığı gibi bir bilgi de ekledi.
Biz eşimle önce afalladık. Nasıl çıktığımı bilmem o Levent’teki muayenehaneden; o sıcak yaz günü. Kulaklarıma kadar kızarmıştım sinirden. Bu genç, çok ünlü bayan bana anne sütünü derhal kesmemi ve dişler için en kötü şeyin bu olduğunu ısrarla söylemişti. Bu benim kitabımda imkansızdı. Vücudumdaki her hücre buna şiddetle karşı çıkıyordu.
Ne yapacağımızı düşünürken yaklaşık bir hafta geçti. Ben bulabildiğim yerli yabancı bütün kaynaklardan bu bayanın teorisini öldürecek birçok bilgi bulmuş, hafif rahatlamışken, Ada’nın o asla çıkmayacak ön keserleri patlamasın mı? Kadının kredibilitesi bir anda sıfıra indi. Rahat ettik. Olay söylediği gibi olamazdı. Bu çocuk çok fazla antibiyotik içmişti. Bağırsak florası zaten mahvolmuştu. Ağız florasından da daha iyi bir senaryo beklenmezdi herhalde.
Böyle 6 ay kadar geçti. Her gece sarmaş dolaş, saatlerce meme ağızda nefis uykular çektik.
Sonra bir sabah dişini fırçalarken farkettim ki azı dişleri de hafif renklenmişti. Bu işe yönelme vakti gelmişti. Bir başka diş hekimi hikayesi daha başladı. Bu sefer Akatlar’da – gene ünü ün yapmış – bir pedodontist beye yönlendik. Kendisi bizi toplam 10 dakika bile görmedi. Bayanın çizdiğinden çok daha ağır bir senaryo çizerek anne sütüne lanet üstüne lanet okuyarak bunun ameliyathanede yapılması gerektiğini, kendisinin anestezi ekibi yüzünden Kadıköy Şifa’yı tercih ettiğini, 16 dişinin 8′inin çürük olduğunu ve müdahele edilmezse apse yapıp düşeceğini söyledi. Bu operasyon sırasında yanında olup olamayacağımı sorduğumu hatırlıyorum. ”Asla ameliyathaneye giremezsiniz,” dedi. E ben işim dolayısıyla hep giriyorum peki??? Kızımın yanına mı giremeyeceğim? Kesik yok? Kan yok? Eee?
Nasıl ağladığımı size anlatamam. İlk defa anneliğimden şüphe ettiğim bir gündü. Bir meme uğruna çocuğu sokacağım travmalara değecek miydi? Kafam ilk defa bu kadar karışıktı. Bir yandan okuduğum tüm kitaplar yüreğime yakınken, aklımda dönüp dururken, “ya gerçekten böyleyse?” diye düşünmeden edemedim.
Eve gelip hızla forumlara sarıldım. Önceden bahsettiğim Continuum Concept‘i uygulayan annelerin oluşturduğu bir forum var. Gördüm ki çoğu çocukta oluyor. Herkes “ozone tedavisi” diye birşeyden bahsediyor. Tooth mousse adlı bir ürün kullanıyor. Anne sütünü çocuklarını dinleyerek kesen, veya devam edenler var. Beni alternativekidsteeth adlı bir yahoogroupa yönlendiriyorlar. “Cure tooth decay” adlı bir kitap tavsiye ediyorlar. Bu kitap birçok bilgi sistemimi yıkıyor. Başım dönüyor, okuyorum.
Özet şu:
- Çürükler, eksik gıda almaktan oluşuyor. Genetik faktörlerle hiç alakası yok. Salyanın yapısı da çok önemli – ama bu da çok beslenmeye bağlı.
- Genelde fosfor ve kalsiyum dengesindeki bozukluklar buna sebep oluyor. K2 ve D vitamini eksikliği de etkiliyor.
- Suda çözülen vitaminlerle yağda çözülen vitaminlerin dengesi de çok önemli.
- Bunu tekrar dengeye getirebilirseniz, çürüğü durdurabiliyorsunuz. Hatta yumuşama başlamış bir diş bile kendine bir camsı tabaka yapıp korumaya alıyor.
- Ozone tedavisi (Healozone Treatment) – dişteki çürük yapan bakteriyi öldürüyor, çürüğü durduruyor. Bir dişe uygulaması 40 saniye sürüyor. Bir nevi ağız salyasının da nötralize olmasını sağlıyor. Dolguya kıyasla çok daha non-invasif bir uygulama. Sağlıklı diş dokusuna hiç dokunmuyor.
- Tooth mousse diş kremi gibi birşey. Dişin yeniden kalsifiye ve mineralize olmasına yardımcı oluyor. Süt proteininden yapılıyor. Günde 2 kez fırçalama sonrası uygulanıyor.
Bu bilgiyle donanınca yeniden, bu sefer ozone tedavisi araştırmasına, yeni pedodontistlere yol aldık. iki kişiyle daha görüştük tavsiye üstüne. İkisi de ılımlı yaklaştılar. Ama ozone’u pek bilmiyorlardı. Bir tanesi Zymaflor tabletini mutlaka vermemizi söyledi. Florun zehir olduğunu bildiğimden buna pek yanaşmadım. (Çocuğunuza veriyorsanız araştırmanızı tavsiye ederim)
Bir gece internette ısrarla gezerken Timuçin Bey‘e rastladım. Türkiye’de ozone tedavisini yapıyordu. Eşim hemen açıp konuştu. Kapadığında yüzü düşmüştü. Anlaşılan healozone bizim durumumuzda biraz geç kalmış oluyordu. Ama gene de götürmeye karar verdik.
Bu 3 hafta önceydi. Randevu bir şekilde dün gerçekleşebildi.
Ondan sonrası, mavi bir bulut.
Ofise girdik. Son derece sempatik bir adam bizi karşıladı.
Uzun uzun hikayemizi dinledi.
Ada’yla konuştu. Ona oyuncakların dişlerini gösterdi.
Sonra Ada’yı kucağına yatırdı. Dişlerini inceledi.
Bir alet talep etti. ”Azılarındaki çürüklerin derinliğini ölçeceğim,” dedi. Alette 4,5,7 gibi sayılar.
“10′dan yukarıda ancak çürük mineye girmeye başlar,” dedi. Bunlar çok yüzeysel. ”Problem etmeyin.”
“Bu ön dişler leke gibi gözüküyor,” dedi. Bir cila fırçasıyla derinliğini anlamak için izin istedi.
Verdik.
Ve.
O an.
Memo’yla gözlerimizin önünde.
Fırça değer değmez.
Dişlerin biri bembeyaz oldu. Pff. Leke uçtu.
İnanamadık. Adam da inanamadı.
“Bunlar lekeymiş,” dedi.
4 ön diş. Hani ameliyathanede oyulup doldurulacak olanlar.
Bugün hala şoktayım. Ada’nın ön 4 dişi toplam 15-20 saniyede temizlendi. 2 hafta sonrasına azılarına ozone için randevu aldık. Tam ozone için uygunmuş bu dişler. Telefonda biz çok vahim bir senaryo çizince konuşmanın yönü değişmiş.
Üzerimden bir yük kalktı ki sormayın.
Hazirandan beri taşıdığım birşey. Kararsızlıklar. Pişmanlıklar. Neler neler çıktı içinden.
Bugün, ben yeni bir insanım.
Tavsiyem: Annelik içgüdülerinizi asla bırakmayın. Araştırın, yılmayın. Aklınıza yatmayan hiçbirşeye paye vermeyin. Diş konusunda bir sorunuz olursa bana yazın. Bilgilerimi seve seve paylaşırım…
Sevgiyle…
Şubat 3, 2010, 12:14 pm · Kategori: annelik, ayna nöronlar, doğal gıdalar, Doğallık, Katı gıdalar
Sanırım Ada 7-8 aylıkken duydum ilk bu terimi. Çocuk gelişim psikologu Dalya Benbasa‘yı ziyarete gitmiştik. ”Çocuk niye yemiyor? niye uymuyor?” gibi klasik endişeli Türk annesi muhabbetleri içinde ortaya atıverdi bu lafı. ”Yemediği, uyumadığı zaman sizin düşünceleriniz ne oluyor hiç dikkat ettiniz mi?” dedi. ”Ay şimdi gene yemeyecek diye mi yaklaşıyorsunuz mesela?”
Hoşuma gitti eve gelince biraz okudum tabi. Mantık şu – bebekler dünyayı etrafındakilerin hareket ve düşüncelerini izleyerek öğreniyorlar. Sizin düşüncelerinizi bir şekilde ayna-lıyorlar. Beyinlerindeki ilk düşünce kalıpları da bu haritaları baz alarak gelişiyor.
Düşünce gücüne %100 inanan ben tabiki ayna nöronlar sayesinde kızımı bir yo-yo misali oradan oraya sürüklüyordum. Anneliğinin bazı yönlerine karar verememiş bir anne olarak kızıma bu sinyalleri ben veriyordum. Şu an bütün dürüstlüğümle söyleyebilirim ki Ada’nın katı gıdalara ilgisiz olması beni gizliden mutlu ediyor, ona ayna nöronlar sayesinde bu bilgiyi ben veriyor, çocuğa resmen “Ye” derken “yeme!” diyordum.
Nasıl mı? 6-7 aylık bebeklerin büyük besin alımlarını katı gıdalardan almaya başlamaları gerektiğine inanmıyorum. Az biraz patates püresi, pirinç havuç vs den nasıl bir besin alabilecekleri şüpheli bence. Bu dönemde günde 150gr meyve – 200gr sebze, akşamüstü yoğurt vs yemeğe başlayan çocuğun midesinde en önemli şeye, anne sütüne yer kalmıyor. Benim inanışım bu yönde olduğu için çocuğumun katı gıdalara ilgisini sıfırlamışım sanırım. Şimdiki aklım ve bilgim olsa bu konuda daha dengeli, daha açık fikirli olmaya özen gösterirdim sanırım. Ama benimkisi bir nevi çevreye tepki olmuş. ”6 aylık” stresi başlar başlamaz ben önüme bir ağ örmüşüm ve bu düşünceyi Ada’ya taşımışım.
Hala bu konuda yol alıyorum, ve şaşırtıcı değil ki hala Ada yemeğe karşı çok isteksiz. Yiyeceği sebzelerinin mevsim sebzesi olması, içine katılan et, tavuk suyunun ev yapımı olması (ve tabiki tavuğun ilaç çukurunda yaşadığı bir geçmişi olmaması), meyvelerin doğal tarımla yetiştirilmesi, yoğurdun ev yapımı ve mümkünse iyi bakteri ve besin değerlerinin çocuğa geçebilmesi için “çiğ” sütten yapılması gerekiyor. Yediği mısır taneleri GDO’lu olmayacak, balığı çiftlik olmayacak. E bu ortamları yaratmak da İstanbul’un göbeğinde biraz zor oluyor. İmkansız değil – fakat zor.
Ben sanırım Ada’ya hala “kimyasal yetişmiş şeyler yiyeceğine hiç birşey yeme, anne sütüne devam et” sinyali veriyorum ki bilmiyorum daha ne kadar devam edebileceğiz. Ama bildiğim birşey var ki ben bu konuda rahatlamadan büyük bir değişim yaşayamayacağız. Bundan mutsuz muyum? Hayır. Şu anda yalnızca “farkında”yım. Bunun da bir takım değişiklikler için bir başlangıç olduğuna inanıyorum.
Yeri gelmişken değineyim. Biz sütümüzü Aysun Teyze’den, sebze/meyve/ salça sirke vs gibi şeylerimizi de Pınar Hanım’dan Nazilli’den alıyoruz. (Teşekkürler Ayça)Köy yumurtası ve tavuğu Serente’den, diğer şeyler ise Feriköy Ekolojik pazar, veya Kasımpaşa Kastamonu Pazar’ından. Et ürünleri için de Titiz Et ve Tavuk Pazarını öneririm. Maddeleyeyim:
- Çiğ süt – aysunthesutcu@gundonumu.biz.tr – Buradan cep telefonunuzu ve adresinizi kaydettiriyorsunuz. Oturduğunuz bölgeye göre haftanın değişik günlerinde evinize geliyor. 5lt süt 12 TL
- Pınar hanım – Buradan Pınar hanım’a mail atın. O da size her hafta liste gönderiyor ve o haftanın taze ürünlerinden seçebiliyorsunuz. Aras Kargo ile 1 gün içinde kapınızda.
- Serente Organik Gıda pazarı
- Feriköy Ekolojik pazar ve Kasımpaşa Kastamonu pazarı (Cafe Fernando’yu ayrıca göz zevkiniz için geziniz)
- Titiz Et ve Tavuk pazarı -
Nasıl başladık nasıl bitiriyoruz! Ama Afiyet olsun!
Şubat 2, 2010, 3:01 pm · Kategori: annelik, Doğal ebeveynlik (Attachment Parenting), Doğum, doğumgünü
…Buraya yapışmış. Elim gidip de yazamamışım bir türlü. Halbuki ne çok şey biriktirdim bu aralar.
Ama önce bununla başlarım. Kızımın iki yaşına gelmesini burada değil de Facebook’ta kutlamışım bu sefer.
Şevklen buraya kopyalarım:
“Kafamda binbir düşünce, önümde binbir iş, bir gözümü açmışım 27 Aralık olmuş gene… Üzerinden tam 2 yıl geçtiğine şu satırları yazarken inanmam mümkün değil. Zamanın lineer olmadığına bir kanıttır bu benim kitabımda.
Bir bakmışım anne olmuşum. Bir gözümü açmışım, kucağıma fırlatmışlar o ufacık, sıcacık, tatlıcık inanılmaz varlığı. Sanki bir düşümde defalarla gördüm ben bu anı… Bir uykudur uyanmışım, kendime gelmişim, kendimi bulmuşum. Bir kol omzumdan dürtmüş beni, doğru yol bu taraf demiş, kucağıma da onu tutuşturmuş, yoluma koymuş.
Taşımışım kucağımda, koynumda, göğsümde. Akıtmışım hep bilmediğim bana bile yabancı o sevgiyi. Bilmemişim içimdeki çığ gibi büyüyen sıcaklığı. Hep beklemeden vermişim. Hep sevmişim. Kemiklerim ağrımış bu sevgiden, coşmuş yüreğim.
Bir gün tanıyarak bakmış bana. Gözlerini gözlerime dikmiş, minnet etmiş sanki. O günü unutamam. Bir gün yan dönmüş, bir gün elini uzatmış, bir gün boynuma sarılmış. Bir gün elimden tutmuş… O elim hala sıcak.
Bir gün bir bakmışım koşuyor, ‘anne!’ diye bana doğru. Dizlerimin bağı çözülmüş, orada yığılacağımı sanmışım… Ama anne olmuşum ben. Kalkanım var benim. Kalbim zırhlı.
2 tam yıl geçmiş, onun içimden çıkarak kucağıma kaydığı o anın üzerinden. İnsan unutur mu demeyin, detayları unutmaya başladım bile. Bir hüzün kapladı içimi bu gece. Ama onun kucağıma değdiği o anı sanırım mezara götüreceğim.
İnsan anne olunca anlar derler ya. Anne olmuşum ben. Anlıyorum. Şaşıyorum kendime ama anlıyorum.
Seviyorum, tüm kalbimle. Her gördüğümde içim cız ediyor. Görmediğim her an özlüyorum. Her girdiğim doğumda sanki yeniden doğuruyorum. Taze kalıyor o an gözümde.
Akşam oluyor. Sarılıyoruz, uyuyoruz kucak kucağa. Sabah ‘anne!’ diye atılıyor boynuma.
2 yıl geçti üstünden. 20 de geçse, 200 de geçse bu iş böyle. Ben anladım. Ben anneyim.
Doğum günün, doğum günümüz kutlu olsun bebeğim.
Tanıdığım tüm harika anneler adına.
27 Aralık 2009″
Kasım 19, 2009, 2:19 pm · Kategori: annelik, babalık, uyku

Uyku ile ilgili yazdığım son yazıya gelen yorumlar ve bu sabah sevgili Ayça‘nın gönderdiği link üzerine sanırım bu konuya biraz daha eğilmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum. Gelen yorumlardan anladığım birşey var ki beni şaşırtmadı. Çoğu anne bunu canı gönülden yapmak istiyor ama yapamıyor. Okuduğu herşey buna karşı geliyor ve bunu isteyen anne kendini suçlu hissediyor. ’Ne iyi oldu da sonunda böyle bir yazı okuduk,’ gibi bir yaklaşım var. Mutlu oldum, iyi ki yazmışım dedim. Çünkü dedim ya, bu anneler gibi ben de çok cebelleştim. Bu bir tabu gibi, ‘tü kaka’ bir şey gibi karşılanıyor toplumumuzda. Halbuki incelendiğinde ve eskilere gidildiğinde – veya daha az batılaşmış kesimlere – bu olay zaten böyle. Kadın çocuğunu koynunda büyütüyor. Başka türlüsünü bilmiyor. Sen şimdi gidip ona ‘ben çocuğa süs püs içinde yatak yaptım,’ ‘koridorun sonunda bir odaya koydum, çocuğu da içine yatırdım’ desen kadıncağız bunu tasavvur bile edemeyecek. (ve muhtemelen senin çocuğun için bayağı üzülecek)
Sabah dinlediğim programda Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin de yanı konuya değiniyor. Bu ayrı odada yatırma olayı batılaşmış toplumlar dışında dünyanın hiçbir yerinde yok. Şimdi bizim modern, okumuş, şehirli kadınlarımız da bu yüzden bunu istiyor olmaktan bir nevi utanç duyuyorlar. Ne yalan söyleyeyim, ben de bir noktada bu duyguların hepsini yaşadım. Ama modern dünyanın bize sunduğu en güzel şeylerden birisi de sınırsız araştırma kapasitesi. Bunları kullanıp sentezleyince bütün yollar Roma’ya çıkıyor işte bir şekilde.
Dikkat çekmek istediğim, önceki yazımda atladığım bir konu da anne ve bebeğin aynı odayı paylaşarak uykularında yakaladıkları uyum. Beraber uyuyan bebek uyku evrelerini ve nefes düzenlemesini anneye uyduruyor (bkz. Dr. Sears Baby Book). Uyku evreleri senkronize olunca, bebeğiniz belli bir ihtiyaçtan uyandığında, siz de zaten hafif uykunuzda oluyorsunuz ve uyanıp ona ilgi göstermeniz çok daha kolay oluyor. Farklı odalarda yatınca bu uyum bozuluyor. O uyanıp ağladığında siz muhtemelen ‘top patlasa duymam’ evresinde oluyorsunuz ve kalkıp, odaya sürünüp, bebeğe ilgi göstermek hem bedeniniz hem zihniniz için bir test haline geliyor. Ben kaç kere bilirim eşimin beni sarsarak uyandırdığını. Sanki yerin yedi kat dibinden kalkıp gelirdim resmen. Beni en çok bu fikre ikna eden şeylerden biri bu uyumdur aslında. Deneyin, göreceksiniz…
Bana yazan anneler arasında çocuklarının ayrı bir odada mutlu bir şekilde yattığını, ve bunun için bir zorlama veya ağlatma yapmadıklarını, kendi kendine böyle geliştiğini bildirenler olmuş. Evet, bazı çocuklar daha az talepkar. Çok küçük yaşta sunulanı beyinleri ‘olması gereken budur’ şeklinde kodladığı için daha ‘sorunsuz’ halloluyor bu konu. Ama ben kesinlikle Sabiha hanım‘a katılıyorum. Çocuk doğasında, insan doğasında bu var. Susan çocuk bir nevi iletişim kurmayan çocuk anlamına gelebiliyor. Buna dikkat etmek lazım. İleride bunların etkileri daha farklı yerlerden çıkabiliyor.
Tabiki gene her yiğidin bir yoğurt yiyişi var, ama benden paylaşması, ve gündemde tutması. Daha ne kadar sizinle yatmak isteyeceğini sanıyorsunuz ki? Gün gelecek, bu iş mazi olacak. Tadını çıkarın derim ben.
* Fotoğraf için boich‘e teşekkürler.
Eski Yazılar »