Sade~ce Anne
Gebelik, bilgelik, sadelik, annelik, babalık, insanlık ve doğal bağlılık adına, dünyanın o en güzel, tadı tarifsiz hediyesinin paylaşım yeri, ortamı.kendini sulara bırakmak.
Hani denizde yüzerken birden sırt üstü bırakır ya insan kendini. Su alır kaldırır onu. Sarar sarmalar. Denizin dibinin uğultuları ta uzaklardan şarkılar fısıldar kulağına insanın.
İşte aynen öyle bırakasım var kendimi. Ben salınırken yüzeyinde, akıp gitse hayat altımdan. Ben bir yön vermesem, hangi havayı soluyacağıma, hangisinin beni sarmalayacağına? Yeterince beklesem? Karşı kıyıya vurur muyum? Gözümü açtığımda bıraktığım noktadan başka bir yerde görür müyüm kendimi? Olmam gereken yer burası mıdır?
Kafam hem çok net hem yer yer çok bulanık bu aralar. Nadas en iyi tabir eden şey olabilir bu aralar beni. Yenileniyorum ya, durup dinleniyorum da sanki. Yeni ekimler, yeni dikimler zamanı gelene kadar bir havalanıyorum bir nevi.
Fotoğraf çekmiyorum bu aralar. Fotoğraf okuyorum daha çok. Yazı yazmıyorum bu aralar. Düşünüyorum daha çok. Sanki birşeyi bekliyorum, bir dönemeç var sanki yolda, görünce “ha!” diyeceğim ve sapacağım ordan. Biraz kaybolmuşum misal, ama hiç korkum kalmamış. Kaybolma anında durabiliyorum artık.
Bir sabah gözlerimi açacağım ve o gün gelmiş olacak. Bir el dürtecek sol omzumdan. ”Vakit geldi” diyecek, ve ben o zaman bileceğim, o zaman yatmaktan sıkılıp, tüm gücümle ve şevkimle bedenimi sahiplenip yüzmeye başlayacağım karaya doğru. Sudan çıktığımda tam da ne yöne yürümem gerektiğini bilerek.
Bu ay benim arınma ayım.
Bu ay doğum yaptığım ay olacaktı. Bir erkek bebeği kollarıma aldığım, göğsümde o sızıyı yeniden hissettiğim, emzirdikçe bağlandığım, duygulandığım, ağladığım, güldüğüm, evimin insanlarla dolduğuna hem sevindiğim hem söylendiğim bir ay olacaktı. İki koynum da dolu olacaktı sonunda, koltukaltlarım kabarık.
Havuz içinde deneyecektim doğum sancılarımı geçirmeyi – havuz bile belliydi. Ada’yı yanımda tutacaktım mümkün mertebe, onun gözünün içine bakmanın bana verdiği kuvveti kullanacaktım. Bebeklere titreyen bir sevgiyle yaklaşan küçük kızım hem çok kıskanacak hem kim bilir nasıl sevinecek, nasıl sevecekti kardeşini. Muhakkak ranza isteyecekti bir noktada.
Baba kesin birkaç sakal daha beyazlatacak, uykusuz ama mutlu olacaktı. Doğum anında anlayacaktı bu sürprizin nerden çıktığını. Kalbi şişince o an, bilecekti. Kim bilir belki bir fotoğrafçı dostum yakalayacaktı bu anı.
Yerine, bu Şubat ayı benim arınma ayım oldu. Bu Şubat’ı hatırlamak için yerine birşey koymak istedi beynim sanırım. Yolum birgün ayurvedaya düştü. Hızla kendimi 10 günlük bedensel bir temizlik içinde buldum. Hiç sorgulamadım. “Neden yapıyorum? Doğru mu yapıyorum?” demedim. Karşıyım esasında detox vari şeylere.
Bu sabah – başka kalktım yataktan. Dingin, sakin, dinlenmiş, sanki yıllarca uyumuş, daha rahat düşünebilen, bir anda birçok şeyi net görebilen bir Aslı. Tanımıyorum ben bu beni. Ya da unutmuşum. Hamarat, enerji dolu ve hafifim. Kilolarca sanki. Onlarca.
Bu ay yenilenecekti hücrelerim sıfırdan. Yeni kan dolanacaktı damarlarımda. Oldu da işte aynen öyle.
Bu ay, bu 2012 senesinin bu özel Şubat ayı.
döngüler ve dönüş.
Bloga dönüş için birkaç kez elim gitti. Ama yüreğim tıkanmıştı. Hala acıyan yerler var. Ama hayat bir döngü. Bir kez daha döndük biz dünyanın etrafında. Neler yaşadık bu kez dönerken. Bir dahaki sefer neler yaşayacağız? Kim bilir? Hayatın güzelliği burda.
4 yıl önce bugün yüreğim büyüdü benim. Taştı bedenimden. Kucakladım Ada’yı. Hiç bırakmamacasına. Kucaklayabildiklerimden olması onu hep özel kılıyor. Hep yanımda. Büyümesini an be an izliyor, ama bazen başa çıkamıyorum.
Zaman çok garip birşey. Başımıza gelmişler, gelecekler zaten bir yerimizde yazılı. Hatta kazılı. Bunları hep biliyoruz. Ama hatırlayamıyoruz. Son zamanlarda Ada’ya bakınca genç kız, hatta yetişkin halini görür gibi oluyorum. Onu hayal ediyorum. Ancak o noktada davranışlarımın bazıları saçma ve kısıtılayıcı geliyor. Düşkünlük seviyesinde bağımlılığın aslında benim tarafımda olduğunu çok güzel gösteriyor bana. Ben de büyüyorum esasında.
İyi ki doğmuşsun sevgili kızım. İyi ki bana anneliği tattırmışsın. Tökezlesem de, bunalsam da bazen, bana öğreteceklerine açık olmaya söz veriyorum.
Evrenden bana senin özelliğini anlama sabrı ve bilgeliği diliyorum bu sene için. Senin çok farklı bir yol izleme şansına ve seçeneğine saygı duyabilmeyi istiyorum.
Sevgiyle.
Herkese teşekkürler.
Hepinizin enerjisi benimleydi geçen hafta.
Melekler çevremdeydi. Hastane personeli ve doktor kılığındaydılar, bebeğimi kucaklayıp götürdüler. Yolu açıktı, biliyorum.
Yorum bırakan, beni anlayan, anlamayan, kınayan, destekleyen herkese teşekkür ederim. İçimdeki karşıtlığı temsil ettiniz.
Salı günü bebeğimi aldırmadım ben, onu kızımı dünyaya getirdiğim gibi dünyaya getirdim ve meleklere teslim ettim. Hayatımın en kötü, fakat aynı zamanda da garip birşekilde en ruhani tecrübelerinden biriydi.
Amerikan hastanesinin doğumhanesindeydim, defalarla içinde koşuşturduğum ve insanların geçişlerine şahitlik ettiğim bu sanki büyülü odada, hepsinin yüzleri teker teker gözümün önünde, bebeklerini karşıladıkları, kucakladıkları anlar beynimde.. Fakat bu sefer yatakta ben vardım… O odanın güzel enerjisi ve sevgili, sabırlı, yumuşak doktorum Dr. Zeki Şahinoğlu ve sevgili Salima hemşirenin desteğiyle ben de bir geçiş yaşadım… Her geçiş keyifli ve mutlu olmuyor, bunu anladım, ama her geçiş bir transformasyon, her doğum bir döngü, her sancı bedenin ruha bir çağrısı.
Beni sarmalayan sevgi çok büyüktü. Minnettarım.
Hepiniz yanımdaydınız. Bebeğim sevgiyle gitti. Teşekkür ederim.
bu sefer ortasındayım zorluğun. dualara ihtiyacım var.
“Allah kahretsin,” demiştim ilk 2 çizgiyi gördüğümde.
Ne utanmıştım sonra. Yazacağım deyip bir türlü yazmaya elimin gitmemesinde var mıydı bir hacet.
Ada o kadar büyük krizler geçirdi, bulantılarım beni o kadar yatağa bağladı ki, kaldım böyle arada derede.
Genelde olayları özümsedikten ve çözümledikten sonra yazıyorum. Bir başkasına faydası olur diye.
Şimdi ise tam ortasındayım zorluğun. Kemiklerimi acıtan yerdeyim.
13.5 haftalık down sendromlu bir erkek bebeğe gebeyim. Benim yerimde olan annelerin %97 sinin yaptığını yapacağım yarın, çok zor da olsa ona veda edeceğim. Keşke anlatacak cesurluk öykülerim olsaydı, keşke alternatif kalabilseydim, eğitici olabilseydim, az seçilen yolu seçebilseydim. Bu sefer olmadı. Cesaret edemedim. Hayatım boyunca da bunu taşıyacağım.
Cennetteki bebeklerimin sayısı ikiye çıkacak, dünyada ise bir tane pırlantam var. Ne saçma değil mi?
Buraya yolunuz düşerse yarın, bebeğim için bir güzel düşünce gönderirseniz sevinirim.
Birgün, belki anlayacağım. Ama şimdi, bir tek acıyorum. Hem de çok.
Elveda bebeğim. Seni seviyoruz.
ve işte yine yeniden.
tek sayıları seviyorum.
üç’ü özellikle.
hayatım hep üç etrafında dönüyor. düşündüğüm herşeyi üç kişi için düşünüyorum.
biz üç kişilik bir aileyiz.
20 sene sonra da gözümdeki senaryo bu şekilde canlanıyor. bu çok tanıdık ve kolay.
hopp, bızzzt, ay tutulması, karmaşa, tepetaklak…
—-
iki çizgi mi?????
—–
film burada koptu.
ve burada başlıyor hikayenin devamı. 48 saat içinde başıma gelen tesadüf(!)lerin beni nerelerden nerelere getirdiğini, an be an paylaşacağım.
dördü sevmeyi öğrenirken, dördün hissettirdiklerini yazacağım.
işte o gün, tam da böyleydik.
gözün gördüğü mü? kalbin hissettiği mi?:
bir dizi inci diş gibi bir insan: Doç. Dr. Işık Demiröz
Evet söz verdim, yazacaktım.
Arayı açmak istemedim.
Okuyanlar bilirler, diş maceralarımı. Gezdiğim diş hekimi sayısının 10un üzerine çıktığını da.
Son diş maceramızdan sonra, dişlerimizde lekelenmeler tekrarladı. Bahsedilen ozon tedavisini de yaptırmaya ayaklarımız gitmedi bir türlü. Amaç edindik, dişlerini 3.5/4 yaşına kadar olduğu durumda tutabilirsek, sonra müdahale daha insani olacaktı.
Bu arada ozon tedavisini danışmak için gittiğimiz Timuçin bey yurtdışına taşındı.
Biz de yeni arayışlara başladık. Gene çok methedilen Etiler’de bir kliniğe gittik kontrole. Nasıl arkamıza bakmadan kaçtığımızı anlatamam, bu kadar işini bilmeyen, anlamayan, eli ayağına dolanan bir hekim daha görmedim, özelden yazanlara kliniğin adını verebilirim. O kadar uzak durulması gereken bir yer. Ada’nın azı dişlerinin çürük seviyesini bağırta çağırta ölçmeye çalışırken bir yandan çok derin olduklarını belirttiler. Ben o noktada “yeter bu iş!” deyip çocuğu alıp çıktığımı hatırlıyorum. Bu bir süre diş maceramızın sonu oldu.
Kabullendiğimiz, sentezden çıkardığımız şu oldu: Arka azı dişlerinde çürük başlangıcı vardı. Ön dişlerindekiler daha ziyade leke idi, ama tekrarlıyordu.
İyi bir bakım sonucu oldukları yerde kalırlarsa, sonra başa çıkabilirdik.
Bir gün çocuk doktorumuz Hülya Hanım (Sonugür), sevgili Işık Demiröz’ü tavsiye etti. Kendisini ara ara hep aradım, hep kongre dönemlerine denk geldim.
Geçtiğimiz hafta muayenehanesinden içeri girme şansımız oldu. Dünyamız bir kez daha değişti. Bir kere melek gibi bir insan karşıladı bizi. Gözlerinin içi gülüyordu. Çocuklara çok hassiyetle yaklaşan birisi olduğu çok belliydi. Belli ki bu işte çok tecrübeliydi.
Deneyimlerimizi ve hikayemizi dikkatle dinledi.
Kendi diş macunumuzu kendimiz yaptığımızı öğrendiğinde ilgilendi, sordu, nereden aldığımızı öğrenmek istedi. “Ben de sizden birşey öğrendim, ne güzel” dedi. Bu kadar kıdemli bir insanda, bir hekimde, bu kadar egosuzluk alışık olduğumuz birşey değil.
Çocuklarınızın her türlü diş problemleri, bakımları için şiddetle tavsiye olunur !
Ha, bu arada, Ada’nın azıları dahil ağzındaki hiçbir dişinde çürük olmadığını söyledi. Buyrun bakalım.
Çok sorulduğu için ev yapımı diş macunumuzun formülü aşağıdaki gibidir. Ben malzemeleri Amerika’dan buluyorum. 1 sene bu macunla düzenli fırçalayarak, dişlerdeki renkleri bayağı bir açtık.
- Bir ölçek “Bentonite Clay” (bir çeşit doğal kil, faydaları saymakla bitecek gibi bir meret değil)
- Bir ölçek su
- Bir ölçek toz halinde xylitol (opsiyonel)
- Bir kaç damla okaliptüs esansiyel yağı (biz bunu koymadık)
Karışacak, macun kıvamına gelecek. Küçük cam bir kavanozda uzun süre saklayabilirsiniz. Tadı çok güzel olduğu için çocuklar çok seviyor (Xylitolsüz yaparsanız, biraz daha toprakımsı tadı oluyor.) Xylitol da ayrıca dişlerin sertleşmesi için ve çürüklere karşı kullanılan doğal bir tatlandırıcı. Bazı karşıt düşünceler olsa da biz kullandık, sakıncasını görmedik. Bu macunun aynı zamanda yenebilir özelliği de olduğu için “aman yuttu!” derdi de olmuyor. Kendiniz de kullanın, macunların içindeki kimyasalların ne fena şeyler olduğunu bilseniz, ağzınıza koyamazsınız!
Kolay gelsin!
Not: Işık hanım’a ulaşmak için adres ve telefon bilgileri şöyledir:
Teşvikiye Cad. Pamuk Apt. kat 2 d.4 (Cities karşısı)
Nişantaşı
Tel. 0212 224 9396
bugün
Gene Nehir‘i düşündüğüm,
kızıma başka başka baktığım,
onunla uzun uzun konuşup emzirmeyi sonunda galiba gerçekten bıraktığım,
içimin ağladığı,
uzuuun bir yolculuktan sonra geldiğimiz bu noktadan hem korktuğum hem heyecanla beklediğim bir gündür.
Bana derin derin baktı.
“Sen emzirme bitince annenden kopacağını mı sanıyorsun?” diye sordum. ”hı-hı” diye iç çekerek cevap verdi. Buralara nasıl geldim bilmiyorum. Anneliğim bir tek bu nasıl oldu onun gözünde? Yalnızca sarıldım ona saatlerce. Sustum ve sarıldım. İçime garip bir güç, garip bir sessizlik düştü.
Başka şekillerde de anne olabildiğimi gösterme günüdür. Kızımın kokusunu içime derinden çekip varlığına, sağlığına milyonlarca kez şükretme günüdür.
Hiç tanımadığım, bilmediğim bir anneye uzaktan enerji yollamaya çalışma günüdür.
Takıldığım küçük şeylere gitme izni verme, yenilenme, dinlenme, öze dönme günüdür.
Sadece anne, sade-ce anne olma günüdür.
Sevgiyle.

